30 Mart 2009

Tüm Zamanların En İyi 15 Türkçe Albümü

1. Yeni Türkü – Vira Vira
2. Vega – Tatlı Sert
3. Hayko Cepkin – Sakin Olmam Lazım
4. Bülent Ortaçgil – Oyuna Devam
5. Hümeyra – Beyhude
6. Doğan Canku – Sonsuza Dek & Ayrılık
7. Aydilge – Küçük Şarkı Evreni
8. Fikret Kızılok – Yana Yana
9. Mor ve Ötesi – Dünya Yalan Söylüyor
10. Nekropsi – Nekropsi
11. Kıraç – Bir Garip Aşk Bestesi
12. Redd – Kirli Suyunda Pırıltılar
13. Çamur – Bu Aşkın Izdırabını
14. Cem Karaca – Safinaz
15. M.F.Ö – Ele Güne Karşı Yapayalnız

28 Mart 2009

Tüm Zamanların En İyi 15 Türkçe Rock Şarkısı

1. Barış Manço - Dönence
2. Kargo - Boğaziçi
3. Orhan Atasoy - Gemiler
4. Cem Karaca - Tamirci Çırağı
5. Bülent Ortaçgil - Zamana Sıkışmış
6. M.F.Ö - Bazen
7. Vega - Bu Sabahların Bir Anlamı Olmalı
8. Aydilge - Bu Gece Ben Ay
9. Emre Aydın - Belki Birgün Özlersin
10. Erkin Koray - Hayat Katarı
11. Hayko Cepkin - Fırtınam
12. Kıraç - Gidiyorum
13. Manga - Dursun Zaman
14. Mor ve Ötesi - Daha Mutlu Olamam
15. Şebnem Ferah - Sigara

29 Eylül 2008

Ayreon - Human Equation - 1.Bölüm

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki Ayreon sabit yada az değişen enstrümantalistlerden oluşan klasik anlamda bir grup değil. 1960 doğumlu Arjen Anthony Lucassen adlı Danimarkalı multi-enstrümantalist, söz yazarı ve bestecinin birçok projesinden biri ve en ünlüsü. Ayreon’un her albümünde Lucassen dışındaki müzisyenler değişiyor. Ancak genel eğilim bu müzisyenlerin büyük oranda progressive gruplardan olmaları. Lucassen’in Ayreon dışında Ambeon, Star One, Stream Of Passion, Rocket Scientist gibi çok önemli progressive başka projeleri de mevcut.
Ayreon; bu yazının asıl konusunu oluşturan Human Equation albümüne kadar 5 albüm, ondan sonra da 1 albüm yayınladı. Hepsi de konsept albüm (belli bir konunun yada baştan sona bir hikayenin işlendiği) formatındaki bu albümlerde Bruce Dickinson’dan Fish’e, Timo Kolipello’dan Russel Allen’a, Mikael Akerfeldt’den Daniel Gildenlöw’e kadar rock camiasının gerçekten saygın ve kalburüstü isimleriyle çalıştı.
İlk albümü 1995 yılındaki “Final Experiment – A Rock Opera” idi. 4 kısımdan oluşan 15 parçalık albüm Kral Arthur’un büyücüsü olan Merlin zamanında yaşayan (VI.yy.) Ayreon adındaki ortaçağ halk ozanının hikayesidir. 2084 yılında dünyanın sonuna ilişkin görüntüler “zaman terapisi” yöntemiyle Ayreon’un zihnine gönderilir. Bunun üzerine Ayreon kıyametle ilgili şarkılar söylemenin görevi olduğuna kendini inandırır ancak söyledikleri nedeniyle deli olarak damgalanır ve heryerden sürülür. Zamanın büyük büyücüsü Merlin’den yardım ister ancak Merlin Ayreon’un kehanetler konusunda kendinden daha üstün olduğunu görünce ona görme yeteneğini geri vererek zaman terapisini sona erdirmeyi başarır. Fakat daha sonra vicdan azabı duymaya başlar ve aynı yöntemle Ayreon’ın mesajlarını 20.yy.a iletir. Mesajı alan Bay L (Lucassen) bu mesajları yaymaya çalışırken Ayreonla aynı kaderi paylaşır ve deli diye tutuklanırak tımarhaneye kapatılır. Bu albümde baş vokali Kayak grubundan Edward Reekers üstlenmiştir (Kayak grubunun en önemli albümünün 1981 tarihli “Merlin” olması tesadüf değil sanırım).
Benzer tarihsel ve bilimkurgu hikayelerinin işlendiği daha sonraki albümleri ile Ayreon, dolayısıyla Arjen Lucassen rock camiasında çok önemli bir yer edindi. 1996 da çıkan “Actual Fantasy” albümünde de Edward Reekers ile çalıştı. Ancak asıl önemli çıkışını 1998 tarihli “Into The Electric Castle” ile yakaladı. 2 diskten oluşan albümde The Gathering’den Anneke Van Giersbergen ve Marillion grubunun eski elemanı Fish de (saygılar) vokallerde yeralıyordu. Ayrıca Arena ve Pendragon Klavyecisi Clive Nolan ve Gorefest davulcusu Ed Warby de Lucassen dışında öne çıkan müzisyenlerdi.
2000 yılında yayınlanan birbirine bağlı iki albüm “Universal Migrator Part:1 – The Dream Sequencer” ve “Universal Migrator Part:2 – Flight Of The Migrator” du. Şahsen benim müzikal açıdan Ayreon albümleri arasında en beğendiğim albüm bu serinin birincisi, en beğenmediğim de ikincisidir. Belli ki aralarında müzikal farklılık bilinçli bir tercihti ancak The Dream Sequencer’in duygu yoğunluğu ikinci albümde maalesef yakalanamamıştır. Üstelik ikinci albümün baş vokalisti Iron Maiden’den Bruce Dickinson’dur.
Ve 2004 yılına geldiğimizde Lucassen’i “yaşayan efsane” konumuna yükselten “The Human Equation” çıkar. Yine 2 disklik bu çalışma daha önceki bilimkurgu temalı albümlerden farklı olarak sadece tek bir insanla ilgiliydi. Üstelik bu insan bir araba kazası sonucu komaya girmiş ve kendi zihnine hapsolmuştur. Beyninde düşünceler uçuşurken hem kendi fiziksel durumundan kurtulmaya hem de arkasından dönen dolapları anlamaya çalışacaktır. Hastane odasında bir yatakta yatarken en iyi arkadaşı ve karısının kendi aralarındaki konuşmalarına beyninin içinde duygularının seslenişleri de eklenecek ve bütün bu kişi ve duygular kendi aralarında ve kahramanımızla konuşarak onun ölüm-kalım mücadelesinde vereceği kararı etkilemeye çalışacaklardır. Albümde kimler var diye soracak olursanız kimler yok ki derim. Bu kadroyu bir araya topalyabilecek tek kişi Arjen Lucassen’dir ve bir Ayreon albümü dışında birdaha böyle bir olayın gerçekleşmesi mucizelere bağlıdır.

Vokalistler:
Devon Graves (Dead Soul Tribe) – Acı
Devin Townsend (SYL) – Öfke
Eric Clayton (Saviour Machine) – Sağduyu
Mikael Akarfeldt (Opeth) – Korku
Magnus Ekwall (The Quill) – Gurur
Irene Jansen (Karma) – Tutku
Heather Findlay (Mostly Autumn) – Aşk
Marcelo Bovio (Elfonia) – Karısı
Mike Baker (Shadow Gallery) – Babası
Arjen Lucassen (Ayreon) – En İyi Arkadaşı
James LaBrie (Dream Theatre) - Kendisi

Albümde her gün bir şarkı ile anlatılmıştır. İlk diskte 11 ikinci diskte 9 parça yeralmaktadır. Yani kazadan sonraki 20 günlük yaşam mücadelesini anlatan hikayede her parçada kişilerin ve duyguların konuşmalarından adamın geçmişine dair yeni şeyler öğreniriz ve giderek bulmacanın parçalarını birleştirir gibi sona doğru merak içinde yol alırız. Acaba kahramanımız yaşayacak mıdır? Bu sorunun cevabı ise 20. parçada gizlidir.
Aslında hikaye anateması bakımından Quuensryche’ın Operation:Mindcime’ına çok benzemektedir. Operation:Mindcrime’da da dünyayı ele geçirmeye çalışan Doktor X’in yeraltı örgütüne katılıp devrim yapmaya çalışırken kötücül niyetlerin ortaya çıkmasıyla delirmiş Nick’in hastane odasında kafasından geçen düşünceleri, yaşadığı olaylara ait anıları okuruz. Human Equation’da ise içerik biraz daha psikolojik boyuta indirgenmiş, anlatılan şey bir olaydan daha çok kişinin iç dünyasına dönüştürülmüştür. Ayreon’un daha önceki ve sonraki albümlerindeki bilimkurgu-fantastik konulardan radikal bir uzaklaşma olduğu için ben Lucassen’in Operation:Mindcrime’dan bir şekilde etkilendiğini düşünüyorum. Bu bakımdan Human Equation’u müzikal açıdan ziyade konu itibariyle çözümlemek daha doğru olacaktır. Zira müzik tarihinde bırakın böyle bir konuya sahip 2 disklik bir konsept albümü, aşk-meşk işleri dışında birşeylerden bahseden şarkılar bile bulmak giderek zorlaşıyor. Bu nedenle hem sanatçı kadrosunun zenginliği, hem müzikal kalitesinin üstünlüğü hem de işlediği konunun derinliği açısından Lucassen’i kutluyor ve albüme geçiyoruz. (Şarkının adının yanındaki rakamlar şarkıya 10 üzerinden kaç verdiğimi göstermektedir):

1.Gün – “Nöbet” (7/10)

Albüm aynı Operation:Mindcrime gibi tıbbi destek ünitelerinin tekdüze atışlarıyla açılıyor. Sonra alttan gelen çok silik klavyelerin üzerinde bir kadın ve bir erkek acılı bir tonda adamın yaşam belirtisi gösterip göstermediği üzerine konuşuyorlar. Daha sonra komadaki adamın en yakın arkadaşı ve karısı olduğunu öğreneceğimiz bu iki karakter biraz da kafa karıştırıcı bir dialoğa başlıyorlar.

Arkadaşı:
Ağlayışımızı duyduğunu düşünüyor musun?
Sence anlayabiliyor mu?
Burada onun başucunda iken.

Karısı:
Neden bu kadar endişelisin?
Gerçekten önemsiyor musun?
Yoksa kendini sorumlu mu hissediyorsun?

Bu konuşmaların ardından makinaya bağlı kalp atışlarının ritmi giderek hızlanır ve bir arabanın fren sesine dönüşür.
Parça albüm için mükemmel bir açılıştır. Hem albümün konusunun ne olabileceği hakkında bize genel bir fikir verir hem de ilk şarkıdan itibaren bir merak duygusu uyandırmayı başarır.

2.Gün – “Yalnızlık” (8/10)

Kazanın ardından 2. gün komadaki adam kendine gelmeye başlar ancak haberler onun için hiç de iç açıcı değildir. James LaBrie’nin (DT) kendine has muhteşen sesinden sayıklamaları işitiriz:

Kendisi:
Hareket edemiyorum, vücudumu hissedemiyorum.
Hiçbirşey hatırlamıyorum.
Burası neresi?... Nasıl geldim buraya?
Anlayamıyorum... Ne oldu?
Yalnız mıyım?

Ona yanıt veren ses birinin sesi değildir. Yine bizzat kendi beyni içinde yankılanan bir sestir ama temsil ettiği duygu pek iyimser görünmemektedir. Mikael Akarfeldt pes perdeden:

Korku:
Yüzüstü bırakıldın, herkes seni terketti.
Biliyorsun hep bu yoldaydın.
Bu çılgın yıllar boyunca ihmal ettiğin insanların,
Şimdi ödeşme zamanı geldi.
Yalnızsın.

Yalnız olduğunu duyduğu anda giren davullar ve gitar şarkının gidişatını bir anda değiştirir. Sertleşen müzik korkunun aniden ruhunu ele geçirdiğinin de habercisidir. Bu durum karşısında “Sağduyu” devreye girmekte gecikmeyecektir. Karşılıklı bir dialog başlar.

Kendisi: “Bu bir rüya mı, gerçek mi?”
Sağduyu: “Bazen rüyalar gerçeğe dönüşür.”
Kendisi: “Fakat ne hissettiğimi anlayamıyorum.”
Sağduyu: “Bu puslu havada sana yol göstereceğim.”
Kendisi: “Fakat siz de kimsiniz? Neden buradasınız?”
Sağduyu: “Ben senim ve sen hepimizsin.”
Kendisi: “Düşünemiyorum. Zaihnim açık değil.”
Sağduyu: “Bu labirentten seni çıkaracağım.”

Derken sırayla “Tutku” ve “Gurur” da söze karışırlar. Tutku adamın içini kavuran arzularından, gurur ise kolay teslim olmaması gerektiğinden sözeder. Yüksek perdeden söylenen bu kısımda bence tutkuyu seslendiren Irene Jansen’in sesi güçlü erkek vokallerin arasında biraz zayıf kalmış. Söz sırası “Aşk” a geldiğinde ise müzik birdenbire yavaşlar ve Heather Finley’in olağanüstü sesinden kahramanımızı cesaretlendirici sözler dökülür.

Aşk:
Gözlerini kapa, kalbinin atışını dinle.
Yatıştırıcı vuruşlara kendini bırak,
Sakin ve tasasız sessizliğe.
İyi yada kötü. Doğru yada yanlış,
Yalnız değilsin.
Diğerlerinin zıttında beni bulacaksın.
Ben onların en güçlüsüyüm.
Seni saran bu duyguların içinde korkuya yer yok.
Düştüğünde seni tutmak için burada olacağım.
Yalnız değilsin!

Aşk kendi sözlerini bitirdiği anda müzik tekrar yükselir. Mükemmel bir klavye ve gitar solosunun ardından daha önce konuşan duygular kendi monologlarını tekrarlarlar.
Yalnızlık albümün 8.42 saniye ile en uzun parçası. Duygulara göre hızı ve temposu yükselip düşerek adeta kahramanımızın hislerini bize yansıtır. Ayrıca konunun anlaşılması açısından da anahtar öneme sahiptir.

3.Gün – “Acı” (10/10)

Albümün, son on yılın hatta tüm bir progressive müzik tarihinin en muhteşem parçalarından biri. Acı denen kavram, duygu her ne ise onun müzik aracılığıyla yansıtılması ancak bu kadar mümkün olabilir. Tabi burada bedensel bir acıdan değil, ruhun açmazlar karşısında hissettiği, bazen bizi olgunlaştıran bazen de deliliğe kadar sürükleyen soyut bir acıdan bahsediyoruz. Bence Lucassen bu parçada Acı’nın hemen ardından Öfke’yi konuşturarak insan psikolojisinin temelde ilişkili iki durumuna dair bir çözümleme yapmış durumda. Zira bu iki duygu birbirinin sonucu hatta tamamlayıcısı gibi düşünülebilir. Acı ve Öfke’yi seslendirmeleri için seçilen isimleri de ne kadar isabetli olduğunu parçayı dinlerken anlayabiliyorsunuz (Acı’yı Devon Graves, Öfke’yi de Devin Townsend seslendiriyor).
Parça ilerde tekinsiz bir şeylerin olacağını hissettiren duygusal bir elektro gitar ritmiyle açılıyor ve Acı dişlerini sıkarak, fırtına öncesi sessizliği andıran bir tonda sesleniyor.

Acı:
Ben acıyım.
Gerçeğim, rüya değilim.
Boynunu çevreleyen zincirim,
Sana çığlık attıran.
Boyun eğ şimdi,
Bu acımasız oyunda ölümü yenemezsin.
Önünde eğil,
Utançla indir yüzünü.
Ben acıyım.
Asla iyileşmeyen bir yarayım.
Bunların hepsi yararsız.
Uzlaşma yok, anlaşma da.

Acı ile karşılıklı konuşma başlar.

Kendisi: “Bunun bir son olduğuna inanamıyorum.”
Acı: “Bu senin taşa yazılmış (kaderin).
Kendisi: “Arkadaşlarım neredeler?”
Acı: “Sen hep yalnızdın!”

İşte bu noktada Acı “yalnızsın!” dediği anda Öfke de “acı!” diye bağırır. İnsanın tüylerini diken diken eden, hatta korkudan altına kaçırtan bir çığlıktır bu. Ben Devin Townsend’in vokalinin hiç bu kadar güçlü olduğunu görmemiştim. Söylentilere göre Lucassen bütün albümün söz ve müziğini kendi yazarken bu kısmın yazımını Townsend’e bırakmış. O da hakkını vermiş doğrusu.
Sözü alan Öfke kendine yakışan korkunçlukta bir sesle devam eder.

Öfke:
(Acı) içimizde öfke bıraktığında saklanırız.
Burada olmak, kabul görmek...Sakin bir akılla.
(Bu bir) gezgin yalan.
Her zaman öfkeyle bekledim.
Her zaman kurtuluşumu bekledim.

Bu kısımda sözlerin arasıda belli belirsiz söylenen “Motion personified alpha” sözünün ne anlama geldiği konusu pek açık değil. Bunu Townsend’e de sormuşlar ancak o da buna açık bir cevap vermemiş. Lucassen de baştaki “motion”un aslında “emotion” olduğunu söylemiş. Öyle olsa bile gene de anlam muğlak.

Acı:
Ben acıyım.
Ben sonum, senin hayaletinim.
Geriye hiçbirşey kalmaz,
Ben umudun ve inancım yitirilmesiyim.

Acı ile Öfke’nin karşılıklı atışmalarının arasında gidip gelirken araya hiç beklenmedik biri girer. Şarkı birdenbire akustik gitar, flüt ve keman ağırlıklı yumuşak bir melodiye dönüşür.

Aşk:
Bunları kabul etmiyorum, bir yol bulacağız,
Ölüm ve dehşet çöplüğünden çıkmanın.
Bu hüznün ötesinde güzellik ve zerafet var.
Parlak bir geleceği kucaklayacağız.

Şarkı, Öfke’nin kendi repliğini tekrarlamasıyla sona erer. Hiç süphesiz “Acı” hem müzikal açıdan hem de bastırılmış duygularımızın ifadesi açısından bir başyapıt olarak kabul edilebilir. “Acı”yı dinlemek insan psikolojisi üzerine kalınca bir kitabı okumaktan daha yararlı gibi geliyor bana.

4. Gün – “Gizem” (7/10)

Pink Floydvari slide gitar ve ritim gitarla gayet hoş giren parça kaza üzerine kuşkularla ilgilidir. Günün en güneşli saatinde etrafta hiç araba falan yokken neden arabanın ağaca çarptığı hakkında arkadaşı ve karısı onun başında biraz da kafa karıştırıcı bir konuşma yapmaktadırlar.

Karısı: “Sence gördü mü?”
Arkadaşı: “Gördüğünü sanmıyorum.”
Karısı: “Sence biliyor mu?”
Arkadaşı: “Bildiğini sanmıyorum.”
Karısı: “Sence orada mıydı?”
Arkadaşı: “Olduğunu sanmıyorum.”
Karısı: “Sence ölecek mi?”
Arkadaşı: “Öleceğini sanmıyorum.”

Bir sonraki nakaratta arkadaşıyla karısının dialogları yer değiştirir. Soruları soran arkadaşı sanmayan karısıdır. Bu kısmı takip eden klavyeler Ayreon’un daha önceki bilimkurgu konseptli albümlerinin genel havasını hatırlatır ve böylece girişteki sakinlik yerini huzursuz bir havaya bırakır.
Parçanın sonunda ise aynı diyalog Tutku ile Kendisi arasında tekrarlanır.

Tutku: “Gördüğünü düşünüyor musun?”
Kendisi: “Gördüğümü sanmıyorum.”
Tutku: “Bildiğini düşünüyor musun?”
Kendisi: “Bildiğimi sanmıyorum.”
Tutku: “Orada olduğunu düşünüyor musun?”
Kendisi: “Orada olduğumu sanmıyorum.”
Tutku: “Öleceğini düşünüyor musun?”
Kendisi: “Bilmiyorum!”

5.Gün – “Sesler” (8/10)

Led Zeppelin tarzı ritim gitarla açılan şarkı, keman ve flütün de girmesiyle biraz daha senfonikleşerek bir önceki şarkının huzursuz havasını bir nebze dağıtır. Anlaşılan kahramanımız tekrar kendi iç dünyasına dönmüş, etrafıyla ilgisi kopmuştur. Zaten şarkı boyunca Gurur, Sağduyu, Aşk ve Korku sırayla onu kendi taraflarına çekmek için çabalayacaklardır. Ancak bu konuşmalar pek içaçıcı değildir doğrusu.

Gurur:
Sesler duyuyorum, senin hakkında konuşuyorlar.
Onları duyabiliyor musun? Ne ima ettiklerini anlayabiliyor musun?
Hatırlamaya çalış, neler geçti başından?
Ne biliyorsun? Ne gördün?
Onların düşünceleni duyabiliyorum.
O kadar güçlü ki, hissedebiliyor musun?
Söledikleri şeylerin doğru olduğuna inanamıyorum.
Bunu sana yapamazlar.

Kabul edemediği gerçeği Gurur yüzüne vurmaktadır. Sonra karşılıklı konuşma başlar. James LaBrie’nin sesi burada gerçekten inanılmaz çaresiz ve herşeyi kabullenmiş gibi çıkıyor.

Kendisi: “Fakat konuştukları şeyleri doğru anladımsa bile, bu ne demek oluyor?”
Gurur: “Çok endişelisin.”
Kendisi: “Aradığım soruların cevapları nedir? Neyi açıklayacaklar?”
Gurur: “Yeteneğini kaybediyorsun.”
Kendisi: “Yardım et. Bunlar benim için hiçbirşey ifade etmiyor.”

Burada durumu kabullenmek istemediği için mi yoksa fiziksel koşullarından dolayı artık bunun bir önemi kalmadığı için mi bu şekilde konuştuğu pek açık değildir. Derken birdenbire sert gitar ritimleri ve uzun soluklu klavyelerle doom-black metal gruplarının sounduna yakın bir müzikle Sağduyu konuşmaya başlar.

Sağduyu:
Bu sesler de ne? Nereden geliyorlar?
Anlamaya çalışmalı mıyız?
(sesler) yalnızca ilüzyon mu? Halüsinasyon mu?
Planımız için çok önemli olabilirler.

Aşk:
Sesler çok tanıdık geliyor, sana yardım etmek için burada olmalılar.
Sizi ayıran şey bütün bu karmaşa.
Sabırlı olmalısın, zaman herşeyi iyileştirir.
Kalbini aç ve girmelerine izin ver.

Mikael Akarfeldt aynı David Gilmour gibi vokal yaptığı bölümde gerçekten bazı Pink Floyd parçalarının bana hissettirdiği yüksek bir yerden düşme hissinin aynısın yaşadım. Üstelik bu hissin şarkı sözlerinde bile olduğunu sonradan farkettim.

Korku:
Onların suçlu fısıldaşmalarının,
Bence hepsini anlıyorsun.
Bir zamanlar yaşamaktan korkardın.
Şimdi ölmekten korkuyorsun.
Seni aptal!
Çok yükseğe çıktın, düşmeye mahkumsun.
Gerçekleri arzuluyorsun ama bir yalanı yaşadın.

Sağduyu:
Şimdi ikna oldum, onlar özel.
(Onlar) buradan çıkış yolumuz.

Aşk:
Dinle ve öğren, bırak kalbin sana yol göstersin.
Bir çıkış yolu bulacaksın.

Gurur:
Eğer (söyledikleri) doğruysa savaşmak zorundasın.
Geleceğe bak ama geçmişten ders çıkar.
Tehlikelere göğüs ger, rakiplerinle yüzleş.
Derin bir nefes al, hızlı hareket etmek zorundayız.

Parça Gururla yaptığı konuşmayla sona erer. Aslında parçanın gerek estetik değerini gerek konsept içindeki konumunu yazıyı yazarken daha iyi anladım. Öteki parçaların hiçbirinde bu kadar çok karakter yok ve duygular arasındaki müzikal geçişler çok başarılı verilmiş.

6.Gün – “Çocukluk” (10/10)

Albümün bir çocuğun kalbi gibi en saf ve en yumuşak parçası. Sondaki gitar solosuna kadar bir klavye ve birkaç efektle çalınıyor. Koma halindeyken çocukluğa dönüş ve çocukluktaki acıları tekrar hatırlama hali. Bastırılmış duyguların ve ezilmiş kişiliğin ortaya çıkışı. Acının ve korkunun düeti. Ancak bu iki duygu bile incinmiş bir çocuğu daha fazla ürkütmek istemediklerinden yumuşacık bir tonda konuşuyorlar, asla seslerini yükseltmiyorlar ama anlattıkları şeyler mecburen kendileriyle ilgili. Harcanmış bir çocukluğun birinci elden tanıkları. Esaretin sebepleri ve birbirlerinin tamamlayıcıları.

Acı:
Yatağında yalnızsın.
Dünyadan saklanarak, tavana gözlerini dikerek.

Kendisi:
Annem “Yakında evde olacak” dedi.
Ama asla gelmedi. Onun ne hissettiğini anladım.

Çocukluktaki acıların ve öfkenin kaynağının babası olduğunu anlarız böylece. Baskın ve kötü bir karaktere karşı küçük çocuğun varolma mücadelesi kişisel gelişimini olumsuz yönde etkileyecektir.

Korku:
Hep yüzüstü bırakıldın, asla “onun gibi” olamadın.
Hep seni kırdı, asla kazanmana izin vermedi.
Ne söylersen söyle seninle aynı fikirde olmadı.
Birgün söz verdin.
Ondan daha iyi olacağına...Birgün kazanacağına.

Acı:
Mahzende saklanıyorsun.
Acılı ve mahçup, çürüklerle kaplı.

Kendisi:
Oysa onun anneme söylediği:
Nasıl tökezleyip düşerek kendimi yaraladığım.
Nasıl hep bir kaybeden olduğum.

Korku bir önceki tiradını tekrarladıktan sonra o ana kadar bir çocuğun masumiyetini temsil eden nefesli bir çalgı tonundaki klavyelere eşlik etmeye başlayan flüt ve ritim gitar bir üst tona geçerek elektro gitarla karşılıklı olarak aynı melodiyi sırayla çalmaya başlar. Buradaki gitar ve klavye sololar tek kelimeyle muhteşem ve çocuğun içindeki fırtınaları yansıtmakta çok başarılı. Şarkı tekrar başlangıçtaki müzikal temaya döndüğünde artık söyleyecek fazla birşey kalmamıştır.

Acı:
Yatağında yalnızsın.
Önemsemeyi nasıl öğrenebilirsin ki?
Kimse seni önemsemedi.

Kendisi:
Annem yakında evde olacağını söyledi.
Ama o asla gelmedi. Buna mecbur da değildi.

Bu parçayı gerçekten çok seviyorum. Albümü ilk dinlediğimde de zaten ilk dikkatimi çeken parçalardan biriydi. Acı ve korkunun şevkatli tonları da şarkıyı daha bir ironik hale sokuyor.

7. Gün – “Umut” (10/10)

Bence bu albümün en başarılı tarafı anlattığı duyguyu müzikal olarak yansıtmadaki başarısı. Herhangi bir parçayı ismini bilmeden dinlediğinizde hangi duyguyla ilgili olduğunu tahmin edebilirsiniz. Umut da insanın içini mutlulukla dolduran bir melodiyle başlıyor. Eski, belki kapattığımız sandıkların bir köşesinde kalmış, unutulmaya yüz tutmuş ama bir şekilde var olduğunu bildiğimiz, tekrar ortaya çıkacağı günü beklediğimiz bir gölge gibi bizi takip eden bir umut.

Arkadaşı:
Bırak seni geri götüreyim,
Kızların peşinden koştuğumuz zamanlara.
İki deli,
Kendilerini dünya zevklerine kaptırmış.
Görecek çok şey var, yaşanacak çok şey.
Cevaplanacak sorular, gidilecek yerler, olacak çok şey var, önemsenecek.
Derinlerde bir yerde, bildiğini düşünüyorum.
Özgürsün...Bana geri dön.
Kaldır kafanı ve gör.
Hala aşılmayı bekleyen o kadar sınır var ki.
Sadece sen ve ben.
Kaybettiğimiz zamanı telafi etmek için.

Parçanın sonunda bu çağrılara yanıt gelir ancak bunlar aynı derecede umut dolu değildir.

Arkadaşı:
Bana geri dön!

Kendisi:
Çıkış yolu yok, bütün dünya kapkara!
Çığlık atmaya çalışıyorum, birşey beni engelliyor!

Parçada dikkat çekici bir nokta da Arjen Lucassen’in vokalleri. Bence bu kadar kaliteli vokalistin arasında üstlendiği rolün altından gayet başarıyla kalkmış.

8.Gün – “Okul” (10/10)

Bu perçada da bilinçaltının derinliklerinde dolaşmaya devam ediyoruz. Sorunlu çocukluk yıllarının bıraktığı izler peşimizi bırakacak gibi de görünmüyor. Aile içinde bir baba figürünün eksikliği yada eksik olmadığı zamanlarda da şiddete olan yatkınlığıyla birlikte ezici ve baskın karakteri kahramanımızın okul yıllarında da diğer bireylerle ilişkilerini olumsuz yönde etkilemiştir.

Korku:
Saklandığın kabuktan çıkma zamanı.
En derin korkularınla yüzleş.
Bütün dünya sana karşı.
Gözyaşlarına dönmek için çabalıyorsun.

Kendisi:
Bütün çocuklar beni seyrederken,
Çok küçük hissediyordum.
Gülüşmelerini duyabiliyordum,
Bahçede tökezleyip düştüğümde.

Şarkının bir sertleşip bir yumuşayan temposunda Öfke’nin sırası gelince devreye giren “distorsion”lu gitarlar ve Devin Townsend’in korkunç ve bir o kadar da muhteşem vokali sayesinde parça tam bir progressive metal klasiği kimliğine bürünüyor. Burada Öfke’nin söylediklerini çeviremedim ama İngilizcesini yazıyorum. Belki biri bana yardım eder.

Öfke:
(human) Seeking to finddeep in the trauma as it leaves you behind(human) Bleeding it goneinto the profit of the competition(human) Loving today,all of the feelings are they going away(human) Ending it now,I'd rather hear about the where and the how

Şarkının nakaratı sayılabilecek bu “öfkeli” kısım diğer duyguların arasına sık sık girer. Arada da Gurur ve Sağduyu albümün en operatik atışmasını yaparlar.

Gurur: “Diğerleri gibi olmadığını kanıtlamak zorundasın.”
Sağduyu: “En iyi olduğunu biliyorsan buna gerek yok.”
Gurur: “Bu yeterli değil, bırak diğerleri de öğrensin.”
Sağduyu: “Ne faydası var, bırak akıp gitsin.”
Gurur: “Adam ol, nefretini göster.”
Sağduyu: “Daha iyisi iletişim kurmayı öğren.”
Gurur: “En iyisi kendini korumayı öğren.”
Sağduyu: “Bu cehennemden çıkmanın yolu bu değil.”
Gurur: “Şu çocuğa bak, yüzündeki gülümsemeyi seyret.”
Sağduyu: “O da senin gibi dışlanmış hissediyor.”
Gurur: “İyi de banane, ona patronun kim olduğunu göster.”

Bu kadar laf kalabalığından sonra Tutku’nun da söyleyecek bir çift lafı vardır ama adamın durumu karşısında bence pek uygun düşen laflar değil bunlar. İyimserlik de bir yere kadar.

Tutku:
Beynini zehirleme, bırak (düşünceler) gitsin.
Anın tadına var ve kanının aktığını hisset.

Böylece anlarız ki babasının baskısı ve okul yıllarından kalma ezilmişlik duygusu adamımızı kararlı bir birey yapmış ancak derinlerdeki travma onu özellikle karmaşık durumlar karşısında zayıf kalmasına neden olmuştur. Tıpkı kazadan sonra hayatta kalmak için mücadele edip etmeyeceğine karar verememesi gibi. Ama duygular yalan söylemez. İyi yada kötü en güvenilir haberleri bir şekilde onlardan alırız, değil mi?

Albümde rock-opera kalıplarına en fazla uyan şarkı “Okul”. Gerek klasik orkestrasyon ögelerinin yoğun kullanımı, gerek özellikle Gurur ve Sağduyu arasındaki karşılıklı diyaloğun uzunluğu ve biçimi bu durumun açık belirtileri olarak görülebilir.

9.Gün – “Oyunalanı” (10/10)

2 dakikanın biraz üzerinde enstrümental bir parça. Girişte panayır yerlerini yada sirkleri hatırlatan klavyeler çocukluk ve oyun duygusunu çok iyi veriyor. Daha sonra ritim gitar ve flüt ile duygusal bir tonda aynı melodinin değişik bir versiyonuyla devam ederken sona doğru elektro gitar parçaya biraz daha coşku katıyor ve akılda kalan hoş bir sada oluyor.
Özellikle benim kuşağım pazar sabahları TRT de gösterilen sirk programlarını kaçırmazlardı sanırım. Tehlikeli gösterileri izlerken hem o insanların bunlara alışık olduğunu, önlemler alındığı için başlarına birşey gelmeyeceğini bilir ama gene de heyecanlanmaktan kendimizi alamazdık. Cocukluğun saflığı da burada gizli sanırım. Bilmek bile heyecanı azaltmıyor.

10.Gün – “Hatıralar” (10/10)

Hareketsizliğe mahkum bir insanın çaresizliğini anlamak mümkün değil. Bu kapkaranlık, korkunç sıkışmışlığın ortasında birşey yapamamak, yardım bile isteyememek, sadece düşüncelerle varolmak, sanki bir zamanlar var olduğunu kanıtlamak istercesine hatıralara sarılmak, yaşadığın acılar için gözyaşı bile dökememek... Bizler için sadece bir şarkı sözü olan şeyler maalesef birilerinin gerçekliği. Güzel anılar onları avutur mu yoksa daha çok mu acı çekmelerine neden olur bilemiyorum ancak bu hikayede en yakın Arkadaşı ve Karısı “O”nun hayata tutunabilmesi için güzel anları hatırlamasının en doğru yol olduğunu düşünüyorlar.

Arkadaş:
On gün oldu.
Bu kadar uzun sürmemeliydi.
Doktorlar da şaşırdılar,
Fiziksel olarak bir sorun yokmuş.

Karısı:
Fakat belki de kafasının içinde,
Yaşam mücadelesi veriyordur.
Onunla konuşsak yararı olur mu?
Onu geri getirmek için.

Burada şarkının kederli havası biraz sonra anlatılacakların etkisiyle birdenbire yerini neşeli bir melodiye bırakır. Anlatıcılar da anlattıklarının etkisiyle kendi üzerlerindeki sıkıntıyı biraz olsun atar gibi olurlar. Arkadaşına Gurur, Karısına da Aşk eşlik eder. Buradaki klavyeli çalgılar ve gitarı gerçekten çok seviyorum. İnsana yaşama sevinci veriyorlar.

Arkadaş ve Gurur:
Hatırlıyor musun o zamanı?
Gösterişli yeni bisikletimizle hava atardık.

Karısı ve Aşk:
Harika görünüyordunuz,
İkinizde yere kapaklanıp ağlayana kadar.

Arkadaş ve Gurur:
O günü anımsıyor musun?
Korkusuzca en yüksek tepeye tırmanmıştık.

Karısı ve Aşk:
Sonrada aşağı inmeye korkup,
Saatlerce yukarıda kalmıştınız.

O zamanı anımsıyor musun?
En sonunda yalnız ve çıplak kalmıştık ateşin başında

Arkadaş ve Gurur:
Derken bütün arkadaşların gelip,
Odaya doluştular ve saklanacak zamanınız yoktu.

Karısı ve Aşk:
O günü anımsıyor musun?
Bana teklif etmek için dizlerinin üzerine çökmüştün.

Arkadaşı ve Gurur:
Ne diyeceğini bilemediğinden,
O da dizlerinin üzerine çökmüştü anahtarını kaybettiğini düşündüğü için.

Bu neşeli hatıralar bir an için gerçeklikten kurtarsa da tekrar beynin içindeki zifiri karanlığa dönmek kaçınılmaz bir sondur. Şarkının sonunda Tutku ve Sağduyu’nun da söyleyecek bir çift sözü vardır.

Tutku:
Onun (karısının) ışığını görebiliyor musun?
Karanlığa doğru parlayan.
Sana ulaşmaya çalışıyor,
Seni geri tutan nedir?

Sağduyu:
Onun sıcaklığını hissedebiliyor musun?
Tenini ısıtan.
Anılarını gemleme,
Bırak hepsini içinde.

Ortada dönen birşeyler vardır ancak Arkadaşının ve Karısının onu hayata geri döndürebilmek için çabalamalarını gördükçe işin sandığımız gibi olmayabileceğinin hissetmeye başlarız.
Bu parçada Marcelo Bovio (Karısı) ve muhteşem Mostly Autumn’dan tanıdığımız Heather Findlay’in (Aşk) sesleri gerçekten mükemmel. İkisi birlikte söyleyince de tadından yenmiyor. Sanırım bu tür ses tonları sadece kuzeylilerde görülüyor.

11.Gün – “Aşk” (9/10)

Geldik albümün ilk diskinin son parçasına. Bu parça aynı zamanda albümün yayınlanan ilk “single”ı. Adından da anlaşılacağı üzere sonuçta bir aşk şarkısı ancak bütün bir albüm içinde anlamlandırabileceğimiz bir konuma sahip kuşkusuz. Komadaki adamın karısıyla olan ilişkisinin başlangıcından bahsediyor. Tabii kafasının içinde ona seslenip duran duyguların da yorumlarıyla beraber. Kazayı hatırlatan kısa bir girişin ardından:

Aşk:
Bütün bu adamların arasında “O”nun istediği sensin.
Gizlice kalbi tutuşuyor.
Gelip onu dansa kaldırmanı bekliyor.
Haydi git! Göster kendini, bu senin şansın.

Tutku:
Doğrusunu yap, bütün gece bekleyemeyiz.
Şimdi yap, bence nasıl olacağını biliyorsun.

Gurur:
Bırak (aşkın) çıksın, şimdi mahfetme herşeyi.
Bırak “O” içine dolsun, izin ver parti başlasın.

Aşk:
Kalbi seni gördüğünde delice çarpıyor.
Müzik azalıyor, kalabalık kayboluyor.
Sen yanından geçerken sessizce gözyaşı döküyor.
Ve merak ediyor: “Neden?”

Öfke:
Babanı hatırla, O da senin gibiydi.
İçinde hiddet ve şiddetten başka birşey yoktu.
Anneni hatırla, yalnız ve acılı.
Bu onun da kaderi olacak, kötü davranmaya devam edersen.

Korku:
Seni reddetmesinden korkuyorsun.
Bütün umutlarının yerle bir olmasından.
Hiçkimse seni sevmedi, sevmeyecek te.
Neden hala denemeye devam ediyorsun....Hala...

Karısı:
Konuşmaya ihtiyacımız yoktu.
Sadece beraber yürümeye başladık.
Ve dansettik, dansettik, dansettik...

Albümün ilk yarısını dinlemeyi bitirdiğiniz anda müziğin güzelliğinden sarhoş olduğunuzu ve anlatılan hikayenin sizi sarstığını hissediyorsunuz. Bu güzelliğin formülünü ben melezlikle açıklayabiliyorum. Nasıl ki türlerin gelişiminde önemli bir etken melezleme ise aynı formülü müziğe uygulayan Lucassen de bence başarıya ulaşmış. Ayreon albümleri Progressive Metal olarak sınıflanmasına rağmen aslında bu tanımın çok üzerinde adeta kategoriler arası bir konuma sahip diyebiliriz. Lucassen 70’lerin başında (Yes, Genesis, Jethro Tull, Mody Blues gibi guruplarla) doğan ve bugün artık geleneksel olarak kabul edebileceğimiz progressive köklerden beslenerek, gerektiğinde onları taklit etmekten hiç çekinmeden 21. yüzyılın müziğini yaratmayı, bayrağı bir adım ileri taşımayı başarıyor. Müzikal anlamda en cesur, dahice, çeşitli, enerjik, akılda kalıcı ve bağımlılık yaratan bir progressive opera klasikleri arasında yerini alıyor. Dinlemeyen kendine yazık ediyor.
Hikayenin ikinci bölümü için biraz beklemeniz gerekecek zira birinci bölüm beni epeyce uğraştırdı. Belki de yazmam bilemiyorum albümü alıp dinleyin diye. Aşağıdaki linkte “Love” şarkısının eşliğinde albümün kısa bir tanıtım videosu var:

http://www.youtube.com/watch?v=YTSt58Xelz8

19 Mayıs 2008

Likya Yolu Faaliyeti Raporu (Finike-Kaş)

1. GÜN (Finike-Belos):

2 Mayıs 2008 akşamı İstanbuldan 8.00 de kalkan otobüsümüz saat 11.00 de Finike’ye ulaştı. Ünsal’ın da Ankara’dan gelmesinden sonra Finike’de öğle yemeği yiyip yol için alışveriş yaparken Asu’nun çantasının çok ağır olduğunu farkettik. Çantadaki gereksiz eşyaları ve çadırı kargo ile geri gönderdik. Bunun üzerine yeni çadır guruplarımız şu şekilde oluştu: Ural-Ünsal, İbrahim-Güzide, Asu-Serap-Hale. 13.00 civarı Finike’den yola çıktık ancak Likya yolunun girişini bulamadık. Rotanın girişinin değiştiğini bilmemize rağmen çok vakit kaybetmemek için bir yerde yeni rotayla kesişeceğini umarak yerel halkın tarif ettiği eski rota olan hastanenin yanından çıkan yokuşu çıkarak ilerlemeye başladık. Yokuşun sonunda yol toprak bir traktör yolu haline geldi. Bu yolun haritada yeralan gri yol olduğunu ve ilerde rotayı kestiğini düşündüğümüzden yola devam ettik. Yaklaşık 2 saat sonra Likya yolu yol ayrımı tabelasına ulaştık. Buradan sonra rota genellikle bu toprak yola girip çıkarak devam etti. Yol üzerinde bir sarnıçta su vardı ancak güvenip içemedik sadece elimizi yüzümüzü yıkadık. Kişi başına yaklaşık 4.5 litre kadar su almıştık. Bu durum da hızımızı oldukça yavaşlatıyordu. İlk gün yaklaşık 6 saatlik bir yürüyüş sonunda Belos antik kentine ulaştık. Hava çok güzel olduğu için çadır kurmaktan vazgeçtik. Burada bulunan sarnıçta su var ancak çıkarmak için kova ve ip gerekiyor. Üstten görünüşü pek temiz olmadığı için biz de uğraşmadık. Bu sarnıcı ararken yaşlı bir çiftle karşılaştım. Onlar ne aradığımı sorunca ben de yemek yapmak için su aradığımı söyledim. Suyumuz olmadığını sanıp kendininkinden vermeyi önerince ben de içecek suyumuzun olduğunu sadece yemek yapmak için aradığımızı tekrarladım. Adam “farkı ne?” deyince ben de “eeeeh” dedim. Gece çok güzeldi. Yıldızları seyrederek uyuduk. Birsürü kayan yıldız gördük.

2. GÜN (Belos-Alakilise)

Saat 6.00 da kalktık. Kahvaltının ardından saat 7.00 de yola çıktık. Amacımız dün geç yola çıktığımız için kaybettiğimiz zamanı bir şekilde telafi etmekti ancak dünkü hızımızı düşünürsek bu mümkün olmayacak gibi görünüyordu.Yolda çobanlar güvence verince bir sarnıçtan su takviyesi yaptık (Belostan sonraki ilk sarnıç) çobanın oğullarının internet adreslerinin olması bizi çok şaşırttı. Dönünce çektiğimiz fotolarını onlara yollayacağız. Hale çok yavaş ve yorgun olduğu için ben, Ünsal ve İbrahim Bazı eşyalarını paylaştık. Buradan itibaren yol hızla yüselmeye başladı. 2 saatlik bir yürüyüşün ardından ilk gecemiz için kamp yeri olarak düşündüğümüz Domuzkafa Tepesi civarındaki büyük yaylaya ulaştık. Burada çok sayıda sarnıç var ancak biz suyumuz bol olduğu için hiçbirine bakmadık. Buradan sonra yol ormanlarla çevrili olarak hızla yükseliyor. 12.00 civarı 1600 m. rakıma ulaştığımızda 1 saat kadar öğle yemeği molası verdik. Saat 15.30 civarı gezimizin ve bugünkü rotamızın en yüksek yerine ulaştık.(İncegeriş Tepesi-1800 m.) buradan itibaren yol 200 m. civarı alçalıp tekrar 100 m. çıkıyor. Tekrar tepeye ulaştığımız anda da Kırkmerdiven denen kısımda 200-300 metrelik çok dik bir inişle karşılaştık. Bu akşam kalmak için Zeytin Köyünü hedeflemiştik ancak iniş tehlikeli olduğu için çok yavaş hareket edebildik. Bu yüzden Zeytine ulaşmak mümkün görünmüyordu. Biz de bir yandan uygun kamp yeri arayarak inmeye devam ettik. 1100 m. rakımdan sonra rota biraz olsun düzleşti. Nihayet saat 19.00 civarı Alakilise Mevkiine vardık. Hava bulutlandığı için çadırlarımızı kurduk. Zaten günün büyük bölümünü bulutların içinde yürüyerek geçirmiştik. Suyumuz azaldığı için buradaki sarnıçtan su çektik ve yemeklerimizi bu biraz bulanık suyla yaptık. Bu arada Ünsal ve Hale iniş sırasında dizlerini sakatladılar. Ünsalın batonu yoktu. Halenin de 1 tane vardı. Bu durum sakatlanmalarına neden olmuş olabilir. Yarına kadar bekleyip durumlarına bir daha bakmaya karar verdik. Bu arada Ünsal makarna suyuyla yapılan hazır çorbanın çok lezzetli olduğunu keşfetti. Böylece hep acıdığım dökülen makarna sularından yararlanmanın harika bir yolunu bulmuş olduk. 21.00 civarı yattık ve bu uzun yürüyüşün üzerine mışıl mışıl uyuduk

3. GÜN (Alakilise-Demre)

Sabah 6.00 da uyandık. Kahvaltımızı yaptıktan sonra 7.30 da yola çıktık. 100 metre kadar ancak ilerlemiştik ki Alakilise sandığımız kalıntının Alakilise olmadığını anladık. Gerçek Alakiliseyi ziyaret edip Likya tanrılarına ibadetimizi tamamladıktan sonra yola tekrar koyulduk. Hariradaki yol aşğı doğru görünüyordu ancak bu kısımda bir süre yukarı doğru çıktık. Kate Clow’un kitabındaki harita için ufak bir hatırlatma: Haritaya güvenmeyin. Bazen köylerin yeri, bazen rotanın anayollarla kesişim yerleri ve yönleri yanlış gösterilmiş. Haritayı sadece referans olarak alın. Haritaya uygun olmasa da kırmızı-beyaz boyalı izleri takip edin. Finike-Kaş arası izler Antalya-Gelidonya arasındakilerden daha sık ve belirgin. 50-100 metre bu işaretleri göremezseniz geri dönüp son gördüğünüz işareti bularak tekrar bir sonrakini araştırın. Her babaya da güvenmeyin.
Saat 9.00 da Zeytin Köyüne vardık. Haritada köy olarak görünen yer aslında 1-2 evin olduğu bir açık alan. Yani burada köy var diye güvenip yiyeceklerinizi falan ona göre ayarlamayın. Daha önce geçtiğimiz Belen de öyleydi. Bu arada Hale ve Ünsal’ın dizleri hala kötü durumdaydı ve yürürken acı çektikleri her hallerinden belliydi. Saat 10.30 civarı Zeytin-Myra yol ayrımını gösteren tabelaya ulaştık. Burada bir süre dinlenip yakındaki sarnıçta elimizi yüzümüzü yıkadık. 12.00 de ise belören köyüne ulaştık. Daha önce haritadan bakıp köy sandıklarımızın aksine burası basbayağı bir köydü. Ancak lokanta, bakkal gibi şeyler aramayın boşuna. Köylü bir kadından 6 tane yumurta aldık. Ünsal insanlık yapıp kadına yumurtaların değerinin çok üzerinde bir para verince biz de bu fırsatı kaçırmayıp bonkörlüğünden ötürü çeşitli insanlık dışı şakalarla onu onore ettik. Bu köyün çıkışında yemek molası verip yumurtalarımızla harika bir yemek pişirdik. O rezalet menemen bize öyle lezzetli geldi ki Ünsal’a yaptığımız şakalar için pişman olduk ama bunu belli etmedik. 1 saatlik öğle molasının ardından tekrar yola koyulduk rotamız araç yoluna pararlel olarak devam etti ve daha sonra dikleşerek Demreye indi. Demre Çayının kenarındaki araç yoluna 16.30 civarı indik ancak sakatlıklar bizi gerçekten çok zorladı. Bir römorkor kiralayarak Demre merkeze ulaştık ve kendimize bir otel bulduk. (kahvaltı dahil kişi başı 20 ytl)

4. GÜN (Çayağzı-Kale)

Kekova’da tam bir gün geçirip dinlenebilmek için daha önceden planladığımız üzere Demre-Çayağzı arasındaki kısmı atlayıp yola Çayağzından başlamak için 8.30 da Demre’den yola çıktık ve otostopla 9.00 da Çayağzına ulaştık. Burası bir yerleşmeden çok kocaman ahşap yatların yada teknelerin inşa edildiği bir liman niteliğinde ama lokanta vs. var. ancak o saatte açılmamışlardı. Dolayısıyla ihtiyatlı olup alışverişi Demre’de yaptığımız için memnun bir şekilde yola çıktık. Çayağzına ismini veren çayın üzerindeki mühendislik harikası köprünün hemen ayağında izleri bulunca çok sevindik. Bundan sonra rota deniz kenarından devam etti. Sabah serinliğinde deniz kıyısından yürümek durum hepimizin hoşuna gitti. Hele 45 dakika kadar sonra ıssız bir plaja denk gelip yarım saat kadar denize girme molası verince 3 günün yorgunluğundan eser kalmadı ama sanırım rüzgardan İbrahimin sırtı ağrımaya başladı. Bu arada ağrı deyince aklıma geldi. Ünsal ve Hale bizi bırakıp sabah araçla Kekovaya geçtiler. Biz de oraya varınca tekrar bakacağız ama durum biraz umutsuz görünüyor zira bağ dokularında bir deformasyon var ve bunun iyileşmesi birkaç günlük iş değil. Yol üstünde Musa Akgül isimli bir keçi çobanı bize kendi su tankerinden içme suyu verdi. Onunla bir süre sohbet ettik. Devletin kendilerinden keçi çobanlığını bırakmaları karşılığında kendilerine arı kovanı ve sera malzemesi vermeyi teklif ettiğini anlattı. Bana makul bir öneri gibi göründü ancak insanların yıllardır yaptıkları işlerden ve alışkanlıklarından kopmaları çok zor doğal olarak. Saat 12.20-13.00 arası öğle yemeği molası verdik ve Demre’de hazırladığımız sandviçleri yedik. Bu kısımda yol eğimsiz ve güzel, zorlayıcı tırmanış yok. Yol üstünde sarnıçlar var ancak ip ve kova olmadığı için sularını çıkarmak mümkün değil. Bu yüzden Kale yada Üçağıza kadar tedarikli olunmalı. Kayıkhane denen yer bir harika. Koy ve adalar adeta insanı büyülüyor. Hemen ilerde de bir kale var. Ama bu Kale yerleşmesinin kalesi değil daha küçük bir kale. Bu noktadan itibaren yol deniz kıyısından uzaklaşıp genellikle düz ovamsı açıklılardan devam ediyor. Ama buralarda çok rüzgar yedik, herzaman böyle mi bilemiyorum. Saat 16.30 civarı Kale’ye vardık. Burası 10-15 evden oluşan çok şirin bir köy hemen hemen bütün evlerde pansiyonculuk yapılıyor. Tepede Rahmi Koç’un da evi varmış duyduğumuza göre. Adam ağzının tadını biliyor. Yalnız bir uyarı: gerek lokantalar gerek bakkallar gerek de pansiyonlar biraz fahiş fiyat çekiyorlar. Herşey normalin iki katı. Belki de yerleşmeye yol gelmediği içindir. Herşeyi kayıklarla taşıyorlar. Çöp toplama aracı ve okul servisi bile motorlu kayıklardan.
Ünsal ve Halenin önceden gelip tuttukları pansiyona biz de yerleştik. Sahibi iyi birine benziyor ama ilecek biraz garipler. Doğrusu işlerine gelen yerde profesyonelleşip işlerine gelmeyen yerde amatörleşiyorlar. Kahvaltı zayıf, gözlemeler de pek yenecek gibi değil. (Sahil Pansiyon, kahvaltı dahil kişi başı 35 ytl) akşam bir balık lokantasında balık yedik. Adam başta bütün balıkların porsiyonu 10 ytl dedi sonra istediğimiz balığın kilosu birden 50 ytl oldu. ağzımızın tadı kaçmasın diye pek bir şey demedik. İçkiler hariç adam başı 20-25 ytl gibi bir para ödedik.

5. GÜN (Dinlenme)

Kale’de dinlenerek geçirdik. Tekne tutup 3 saat batık şehri de kapsayan bir tekne turu yaptık, denize girdik. (Tur 140 ytl, kişi başı 20 ytl ödedik)

6. GÜN (Kale-Boğazcık)

Pansiyon sahiplerine hiç hazırlamadıkları kadar erken kahvaltı hazırlatıp saat 08.00 civarı yola çıktık. İnternette hava yağmurlu gösterdiği için tedirgindik ama uyanınca bulutsuz bir havayla karşılaşınca rahatladık ama kafalarımız biraz karışıktı. Hale ve Ünsal sakatlıkları müsaade etmeyince faaliyeti bırakmak zorunda kaldılar. 1 saatte Üçağıza vardık. 3 günlük yiyecek ve 1 günlük suyumuzu alıp 9.20 gibi Üçağızadan çıktık. Burası Kale’ye oranla daha büyük bir yer ama en az orası kadar güzel. Her bahçede rengarenk çiçekler göze çarpıyor. Bakkallardaki fiyatlarlar da daha normal. İki adet market denebilecek nitelikte alışveriş yapılacak yer var.
Kolay ve düz bir yolda iletleyip saat 12.00 civarı Sıçak Yarımadasının doğu tarafındaki koydaki kafe hizmeti sunan evin bahçesinde oturup Fanta içtik. Niyetimiz yemek de yemekti ancak adamın tavırları kazıklanacağımız izlenimi bırakınca vazgeçtik ve yola devam ettik. İyiki de etmişiz zira Aperlai’deki Mor Ev (Purple House) adlı işletmede tavuğu biraz az olmakla beraber harika bir sebzeli tavuk güveç, pilav ve salata yedik. (kişi başı 10 ytl) burası dinlenmek hatta kalmak için çok uygun bir yer zira çadır için kamp yeri parası almıyorlar. Ayrıca birkaç odası pansiyon olarak kiralanan çok güzel eski bir taş ev var. yemeği biraz fazla kaçırınca kalkmakta da zorlandık doğrusu. Saat 14.00 civarı yola çıktığımızda uzaktan gökgürültüleri gelmeye başlamıştı bile. Tatlı bir tırmanıştan sonra Kılıçlı köyüne yaklaşırken karşılaştığımız delikanlı açıköğretimde okuyormuş. Ona yağmur yağıp yağmayacağını sorduk, o da yok yağmaz dedi ama dedikten 2 dakika sonra bardaktan boşanırcasına yağmur başladı. Bunun üzerine apollonai antik kentine çıkmaktan vazgeçip Kılıçlı’ya yöneldik. Köye girdiğimizde yağmur yavaşladı ve biraz sonra da kesildi. Kılıçlı genellikle eski taş evlerden oluşan şirin bir köy. Heryerde badem ağaçları var. burada köylüler bize satılık eski taş evlerden birini gösterdiler, biz de pek bozuntuya vermeyip alıcı gibi davrandık. Eve bakıp hayaller kurarak tarlaların arasından Boğazcık Köyüne geçtik. Tek gözü takma bir adam köy girişinde bizi karşıladı ve pansiyoncu olduğunu söyledi. (kişi başı 35 milyon fiyat çekti) pek hoşlanmadığımız bu adamla konuşmamız can sıkıcı bir hal alınca bakkal olmayan köyden su almayı da unutup tekrar yola çıktık. Allahtan köyün çıkışında bir çobanın su tankerinde su aldık ve yakınlarda bir yerde saat 18.00 de kamp attık. Orada odun kömürü üretimi yapanlar vardı ve ürettikleri kömürleri traktörle taşıyorlardı. Bizim ateş yaktığımızı görünce bize kömür getidiler ama iki parça kömür için para isteyince Boğazcık köyü hatıralarımızda kötü bir yer olarak kalmaya mahkum oldu. Zaten daha önceden de burada bazı kişilerin bir tabak kuru fasulye için turistlerden 50 ytl istediklerini duymuştuk. Günahları boyunlarına. İbo ve Güzi bir çadırda, ben, Asu ve Serap diğer çadırda kaldık. Kaş’a giden Ünsal’a otobüs için yer ayırttık. Kaş’tan İstanbul’a Kamil Koç ve Metro şirketlerinin otobüsleri var.

7. GÜN (Boğazcık-Kaş)

3 gün olarak planladığımız Üçağız-Kaş arasını 2 günde alabileceğimizi anlayınca yiyeceklerimizin bir kısmını köylülere bırakıp 7.45 de son günümüzün faaliyetine başladık. Çoğu traktör yolu olan bir inişin ardından 9.45 de deniz kenarına ulaştık bu noktadan sonra rota zorlaşmaşya başladı. Kıyıyı takiben çok taşlı engebeli ve taşlı bir arazide bir tırmanıp bir inerek ilerledik. Uluburun yarımadasının üzerindeki tepeye tırmanmak bizi çok yordu. Ancak yukarıda Okçuöldüğü yol ayrımındaki zeytin bahçesinin sahibi amca kuyusundan buz gibi su verince biraz moralimiz düzeldi. Tekrar denize ulaştığımızda neredeyse bir haftanın yorgunluğunun yavaş yavaş kaslarımızı zorlamaya başladığını farkettik. Son gün olmasından dolayı da zaten bir an önce bitirme isteği ağır basmaya başlamıştı. Burada 40 dakika kadar öğle yemeği molası verdik. Önümüzdeki tepeyi aşıp tekrar deniz kenarına indiğimizde bir süre tehlikeli biçimde deniz kenarındaki kayaların üzerinde ilerlemek zorunda kaldık. Yolun ikiye ayrıldığı yeri kaçırıp alttaki yoldan ilerlediğimizi farkettiğikten kısa bir süre sonra bu sefer izleri kaybettik ancak bir şekilde çalılara gire çıka Limanağzındaki Nurinin Plajı olarak geçenyere saat 17.00 civarı ulaştık. Herkes aşırı derece yorgun olduğundan 5 er milyon lira verdiğimiz kayıkçı hemen karşıdaki Kaş’a bizi ulaştırdı. Böylece bir haftalık faaliyetimiz sona ermiş oldu. Çamurlu paçalarını kesen İbrahim Güzidenin zorlamasıyla yeni pantolon almak zorunda kaldı. Kaşta Ateş Pansiyon diye bir yerde kaldık. Fena biryer değil. Odalar temiz, kahvaltısı da gayet iyi. (Kişi başı 15 milyon) Akşam Faaliyetin bitişini Asu’nun ısmarladığı birer birayla kutladık.

18 Mart 2008

Dağlar Ulaşılmaz Değil

07/03/2008 tarihinde Birgün Gazetesinde Doğa Aktiviteleri Grubu Derneği Başkanı sıfatıyla benimle ve Dağ Filmleri Festivali Koordinatörü sıfatıyla Murat Yılmaz ile yapılan söyleşinin tam metni:


Küresel ısınmanın etkileri artık çok daha fazla hissediliyor. Tüm dünyada kuraklığın önlenmesi için pek çok etkinlik düzenleniyor. Ülkemizde de doğanın öneminin kavranması, ‘dağ ve doğa’ kultürünün oluşturulmasına yönelik olarak faaliyetlerini sürdüren Doğa Aktiviteleri Derneği Spor Kulübü Başkanı Ural Akın ve Dağ Filmleri Festivali Genel Koordinatörü Murat Yılmaz ile insan doğa ilişkisinin nasıl kavranması gerektiği üzerine konuştuk.

Ural Akın (Doğa Aktiviteleri Grubu Derneği Başkanı)

»Derneği niye ve ne zaman kurdunuz?

Doğa Aktiviteleri Derneği Spor Kulübü, 1999 yılında, doğa sporlarıyla ilgilenen birkaç kişinin bir araya gelerek kurduğu bir kulüp. Biz adımızdaki bütün nitelikleri barındırıyoruz, yani hem doğa sporları yapan ve doğayı seven bir arkadaş grubuyuz, hem sosyal sorumlulukları olan ve bu yönde kültürel etkinlikler yapan bir sivil toplum örgütüyüz hem de konusunda başarılı sporcular yetiştirmeyi amaç edinen bir spor kulübüyüz.

»Hangi alanlarda faaliyet yürütüyorsunuz?

Doğa sporları çok geniş bir kavram. Doğada yürüyüşten tutun, yüksek irtifa dağcılığına, kayaktan oryantiringe, kanyoningten kaya tırmanışına kadar çok geniş bir uygulama alanı var. Bunların çoğunda faaliyet gösteriyoruz. Yani bizim sporlarımızda inanılmaz bir çeşitlilik var.

»Sizin bir felsefeniz var mı? Doğayı nasıl algılıyorsunuz?

Felsefemizin özü şu: İnsan, her ne kadar modern kültürün (etkisi) altında olsalar da teknoloji gözlerini kör etse de aslında doğanın parçasıdır. Ve bir şekilde ona dönmek ister. Biz de aslında bu sporları yaparak, doğaya olan borcumuzu ödemenin yanı sıra, insanla doğayı buluşturmak, onlara bu konuda eğitim vermek istiyoruz. “Doğada iz bırakma ve doğaya asla zarar verme, verilen zararları da minimuma indirmeye çalış” diyoruz .

»Modern hayatın içinde, apartman köşesinde yaşayan, asfalt üzerinde yürüyen insanlar sizin bu faaliyetlerinize katıldıktan sonra nasıl bir değişim geçiriyorlar?

Aslında birçok gözlemim var; ama isterseniz ben kendimden örnek vereyim. Bu spora başlamadan önce, psikolojik durumum ve fiziksel kondisyonum çok kötüydü. Çok sinirli bir insandım. Başkalarına karşı tahammülsüzdüm. İş yaşamının ve şehir yaşamının getirdiği sıkıntılar beni bunaltmış durumdaydı. Her yıl en azından birkaç kere hasta olurdum. Ama spora başladıktan sonra bir şekilde kendi iç huzurumu yakaladığımı hissettim. Çünkü nereye ait olduğunuzu öğrenmeye başlıyorsunuz. Siz büyük şehirlere ait değilsiniz, doğaya aitsiniz. Siz doğanın bir parçasısınız ve ona uygun bir şekilde davranmak istiyorsunuz. Doğanın sakinliği, dinginliği, kendi iç dinamizmi ve dengesi bir şekilde size de yansıyor. Aynı zamanda, bu bir spor olduğu için, fiziksel açıdan da güçleniyorsunuz. Bünyeniz, bağışıklık sisteminiz güçleniyor.

»Son zamanlarda doğaya ilgi ülkemizde de fazlalaştı. Bu size nasıl yansıdı? Şu anda kaç üyeniz var?

Gerçekten de son yıllarda doğa sporlarına ilgi artmış durumda. Başlangıçta 10-15 kurucu üyemiz vardı, şu anda ise derneğimiz 60 kişi. Bunların en azından 30-40 tanesi de aktif üyemiz, her zaman bizimle birlikte faaliyetlere katılıyor. Bize başvuran, bu sporları yapmak isteyen, faaliyetlerimize katılmak isteyen kişilerin sayısı oldukça artmış durumda. Biz de derneğimizin imkânları ölçüsünde onları doğayla buluşturuyoruz. Buluştururken de aynı zamanda bu işin eğitimini veriyoruz.

»Şimdiye kadar gerçekleştirdiğiniz eğitim faaliyetlerinden söz eder misiniz?

2000 yılından beri her sene mart ayında başlayan ileri doğa sporları eğitimi veriyoruz. Bu eğitimler doğada nasıl yürünmesi gerektiğinden başlayarak, yüksek irtifa kış dağcılığına kadar uzanan bir yelpazede yapılıyor.Bu eğitimi üyelerimiz ücretsiz olarak alabiliyor. Biz, insanlara bu sporları yaptırmadan önce, bu işin nasıl yapılması gerektiğini, kendilerini ve doğayı tehlikeye atmadan nasıl davranmaları gerektiğini öğretiyoruz. Bu eğitimin içinde ilkyardım eğitimi, teknik eğitim de var, nasıl beslenmeleri gerektiğine dair ya da malzemeleri nasıl kullanmaları gerektiğini öğreten eğitim de var. Dolayısıyla dağcılık, kaya tırmanışı, oryantiring gibi temel sporların nasıl yapılacağına yönelik gerekli tüm eğitimleri derneğimiz aracılığıyla veriyoruz.

»Doğa sporu, genellikle varsıl tabakanın yaptığı bir spor olarak algılanıyor. Sizin üye profiliniz nedir? Bu sporu her gelir grubundan insan yapabilir mi?

Çok profesyonel olmadığınız sürece bu sporu herkes yapabilir. Toplumda genel olarak, malzemeleri çok pahalı olduğundan, “doğayla ilgili sporları sadece belli bir gelir seviyesinin üzerindeki kesim yapabilir” şeklinde bir algı var. Fakat bu doğru değil. Doğada yürüyebilmek için gereken tek şey, iyi bir ayakkabı. İyi bir ayakkabınız varsa siz de iyi bir doğa sporcusu olabilirsiniz. Malzemeleri de zannedildiği kadar pahalı değil ve sonuçta sadece bir kere alıyorsunuz.,,,
---------------------------------------------------------

MURAT YILMAZ (Festival Genel Koordinatörü)

»Dağ Filmleri Festivali’nin öyküsünü biraz anlatır mısınız?

Bu fikir nasıl ortaya çıktı?Dağ Filmleri Festivali fikri, ilk olarak 2000’de ortaya çıktı. DAK’ın kurucuları olan bir grup arkadaş, yurtdışında dağ filmleri festivalleri düzenlendiğini biliyorduk. 2000 yılının Birleşmiş Milletler tarafından Dünya Dağlar Yılı ilan edilmesiyle birlikte, film festivali düzenleme çalışmasına başladık. Ama ekonomik kriz yıllarıydı ve o yıl yapamadık.
2005’te tekrar bir araya geldik ve festivalimizi Galatasaray’daki kulüp odamızda düzenledik. Yüzlerce insan geldi. Hepsi yabancı 11 film gösterildi. İkinci festivalimizi 2006 yılının aralık ayında, bu kez bir sinema salonunda yaptık. Bu festivalde 11’i yerli 9’u yabancı 20 tane film gösterdik. Son festivali ise 2007’nin aralık ayında Atatürk Kültür Merkezi ve Fransız Kültür Merkezi’nde gerçekleştirdik. 52 film gösterdik. Bunların dokuzu yabancı, 43 tanesi yerliydi. Bir hafta süren festivali 2 binin üzerinde kişi izledi.

»Festivali düzenlemekteki amacınız nedir?

Festivali düzenleme amaçlarımızdan bir tanesi, insanlara dağ ve doğa kültürünü aşılamak. Bu festivalle, doğaya tamamen yabancılaşmış şehir insanına, yine şehirde de olsa bir dağ havası aldırmayı, onun doğaya bakışını değiştirmeyi, geliştirmeyi ve uzak yerleri ona biraz daha yakınlaştırmayı amaçlıyoruz.

»Ne gibi tepkiler aldınız?

İlk tepki aslında şaşkınlık oldu. “Dağ ile ilgili film var mı ki?” gibi bir tepkiyle karşılaştık. Fakat, bu festivalin sadece dağ ile değil, “bütünün, yani doğa kültürünün bir parçası olarak dağ” ile ilgili olduğunu algılatabildiğimiz zaman, kendimizi ifade edebildik. Zaten Türkiye’de dağı algılama biçiminde de bir bozukluk var. Güneydoğu’da yaşanan çatışmalar nedeniyle insanlar dağdan korkar oldu. Dağı ‘ulaşılamaz yerler’ olarak algılamaya başladı. Dağcılık yapanlar ‘marjinal, uç insanlar’ olarak değerlendirildi. Oysa dağ, gerekli eğitimi aldıktan sonra yediden yetmişe herkesin, son derece keyif alabilecekleri bir yer.

»Yeterli desteği alabildiniz mi?

Belli kurumlardan destek geldi. Ama yanımızda olması gereken Kültür Bakanlığı ve yerel yönetimler gibi kamu kurum ve kuruluşlarından destek alamadık. Kültür Bakanlığı bize salonu bile ücretli olarak tahsis etti.

HÜSEYİN EROĞLU-SEVGİM DENİZALTI

http://www.birgun.net/bolum-70-haber-60368.html#haber_basi

22 Şubat 2008

FISH DOESN’T THINK BECAUSE FISH KNOWS EVERYTHING*

İnsan yemek yerken de tatlıları en sona saklar ya! O hesap hayatımın albümü Marillion’un Misplaced Childhood’u ile ilgili bir yazıyı hep erteledim. Tam piyasaya doğru dürüst bişey çıkmıyor artık yazayım şunu derken grubun Misplaced zamanındaki solisti FISH’in son albümü 13th Star’ı dinleyince rahatladım ve bir süre daha ara sıcaklarla devam etmeye karar verdim. Piyasaya derken gerçekten uluslararası müzik piyasasını kastediyorum. Ancak alttan alta kaliteli müzik bayrağını taşıyan ancak bu piyasaya çıkmayı başaramayan -belki de böylesi daha iyi- yeni neo progressive/alternative guruplar keşfedilmeyi bekliyorlar. Phideaux, Pure Reason Revolution, Pineapple Thief, Gazpacho, Tempus Fugit, Galahad, Magenta, Quidam, Seven Reizh gibi aralarında Doğu Avrupa, Latin Amerika hatta Kuzey Afrika kökenli grupların olduğu bu yeni nesil gruplar, Marillion’un kendilerine açtığı engebeli yolda emin adımlarla ilerliyorlar -ve kendileri hakkında ayrıntılı başka bir yazıyı hakediyorlar-. Aslında bu da biryerde grubu hiç dinlememiş şanssız ölümlüler için “Marillion’a Giriş - Onurlu Rock Star Nasıl Olunur?” dersi olacak zaten.
Asıl adı Derek William Dick olan 1958 İskoçya-Edinburg doğumlu Fish’e bu lakap, çocukluğunda saatlerce banyo küvetinde plastik ördeğiyle beraber yatmayı çok sevdiği için arkadaşları tarafından takılmış. O da daha sonra bunu sahne ismi olarak kullanmaya başlamış. Fish’in büyüdüğü ortam Edinburg’a bağlı Dalkeith diye bir ufak köy. Siz de gözünüzün önüne getirebilirsiniz bu küçük İngiliz sanayi yerleşmelerini. Kasvetli, insana bıkkınlık veren bir hava, kasabanın her tarafında maden yada sanayi hammaddeleri ve onları taşıyan kamyonlar, o sanayi tesislerinde çalışan mutsuz İngiliz işçi sınıfına mensup kadınlı erkekli guruplar, akşamları renkli çiçekli ama insanı neşelendirmekten çok daha da hüzünlendiren duvar kağıtlarıyla kaplı az ışıklandırılmış kırmızı tuğlalı mustakil evlerde yenen garip akşam yemekleri ve eğlence namına arkadaşlarla terkedilmiş harabelerde içilen birkaç şişe bira…(çok mu Ken Loach filmi seyretmişim ne?). İşte böyle bir ortamdan kurtulmak için Fish’in fazla bir alternatifi de yok. Zaten bunlardan birini okuldaki başarısız portresiyle daha başlamadan elemiş durumda. Beatles, Kinks falan dinleyip müzisyen olmayı hayal ediyor. İte kalka ilerleyen okul hayatında liseye başlamasıyla müzikal olarak da değişimler başlıyor. 1970’li yılların kalburüstü İngiliz gurupları olan Yes, ELP, Pink Floyd ve Genesis’i keşfetmesi hem Fish’in müzikal anlamda beğenisinin gelişmesine katkıda bulunuyor hem de kafasında kendine ait bir gurup fikrinin doğmasına neden oluyor ama ama gelin görün ki hiçbir enstrümana yeteneği yok. Davul, gitar gibi bütün popüler enstrümanları denemesine rağmen aynanın karşısında tenis raketi çalmaktan ötesini pek başaramıyor.
Üniversite çağına geldiğinde Derek hala bir hayalperest ama hayatın gerçekleri de yavaş yavaş omuzlarına binmeye başlıyor. Kötü not ortalamasının elverdiği ölçüde hangi üniversitenin hangi bölümüne gideceğini kara kara düşündüğü ve gece hayatını keşfetmeye başladığı günlerde yörenin orman müdürlüğünde bir iş bulup çalışmaya başlıyor. Tabi bahsettiğimiz yer İskoçya olunca ormandan bol bir şey bulmak mümkün değil. Derken birgün bir Genesis konseri sırasında sahnede Peter Gabriel’i izlerken hayatını değiştirecek bir düşünceye kapılıyor: “ Bunu ben de yapabilirim”. -Fish’in Gabriel’dan ne kadar etkilendiğini daha sonraki sahne şovlarındaki gotik makyajı ve özellikle ilk dönemlerde ses rengi ve şarkı söyleyiş tarzının Gabriel’e yakınlığı ile anlamak mümkün-. Müzik zevkleri pek uyuşmasa da o sırada solist arayan Blewitt diye bir grupla da aradığı fırsatı yakalıyor ve bu fırsat hem sahne deneyimini geliştirmesine hem de ses kalitesinin ve performansının yükseltmesine olanak sağlıyor. Fish’in sesinden çok etkilenen grubun gitaristi Frank Usher ile yakın arkadaş oluyorlar ve Usher ona Londra’ya giderek kendine daha uygun bir grup bulmasını tavsiye ediyor. Bunun üzerine Fish sesini bir demo kayıt halinde çeşitli guruplara yolluyor. Kayıt Stone Dome Band adlı bir grubun bas gitaristi Diz Minnit’in eline geçiyor. Bir süre sonra arkadaş olacak bu ikili beraber Cambridge’de bir süre takılıp kendilerine uygun bir grup arıyorlar ama ilginç bir şey bulamayınca1980’in sonunda Fish, Dalkeith’e geri dönmek zorunda kalıyor. Bu sırada Diz, Aylesbury’de Marillion diye bir grubun solist ve basçı aradığını iletiyor. Fish gurupla temasa geçiyor. Bir kafede buluştuklarında çok sarhoş olan ve birsürü Genesis şarkısı söyleyen Fish’in sesinden çok etkilenen Gabriel hayranı gurup üyeleri aradıkları solisti bulduklarını anlıyorlar. Ertesi gün gurupla çalışmaya başlayan Fish ve Diz o gün grubun ilk albümü Script For a Jester’s Tears’da yer alan bir şarkının da doğmasını sağlıyorlar: “The Web”. Yaklaşık 9 dakikalık şarkı; gitar, klavye ve bas ile mükemmel bir uyum içinde olan vokaller ve bir yavaşlayıp bir hızlanan ritmiyle aslında bütün bir Marillion müziğinin özeti gibidir. Kısa bir süre sonra Diz ve klavyeci Brian Jelliman guruptan ayrılıyor ve onların yerine gelen Pete Trewavas ve Mark Kelly ile neo-progressive müziğin yaratıcısı Marillion’un asli kadrosu oluşuyor: Vokalde Fish, gitarda Steve Rothery, basta Pete Trewavas ve klavyeli çalgılarda Mark Kelly ve davullarda Ian Mosley. (Bu kadro da aynen Genesis gibi nasıl bir araya geldiklerine inanamadığım bir müzisyenler topluluğudur ve her enstrümantalist kendi özgün soundlarını yaratmayı başaran aşkın müzisyenlerdir. Bugün Rothery’nin yada Kelly’nin bir solosunu nerede olsa tanırım).
Bundan sonrası tam bir başarı hikayesidir. Aslında bu kısmı başka bir yazının konusu olarak saklayıp Fish’in son albümüne geçmek istiyorum ama şu kadarını hatırlatmakta fayda var: Marillion, Fish 1990 yılında guruptan ayrılana kadar toplam 4 stüdyo albümü yaptı. Bu albümler kişisel olarak benim en çok dinlediğim albümlerdir. Ancak özellikle ikinci albümleri Misplaced Childhood müzik tarihinde eşine ender rastlanacak başyapıtlardan biridir. Hani bazı albümler vardır hep dinlemek isteriz ve ne kadar dinlersek dinleyelim asla bıkmayız. Benim için de Misplaced Childhood’un hayatımda sadece müzikal anlamda değil kapak tasarımından şarkı sözlerine kadar çok özel bir yeri var.
Herneyse işte bu Fish 1990 da güzelim gurubu terk edip solo kariyerine başladıktan sonra hiçbirzaman eski başarısını yakalayamadı ve çıkardığı albümler hep belli bir çizginin üstünde olmasına rağmen Marillion’la birlikteyken yaptığı müzikle karşılaştırılmak gibi bir şanssızlığa uğradığı için otoriteler tarfından pek beğenilmedi. Aslında ben de biraz onlar gibi düşünüyorum zira Marillion yeni solisti Steve Hogarth ile Fish’in solo işlerinden den daha iyilerine imza attı. 27 yıllık gurubun geçen sene çıkarttıkları çift cd’lik mükemmel albümleri Marbles’dan sonra Fish’in sadece iyi bir vokalist olduğunu düşünmeye başlamıştım ki bu dev (kelimenin hem gerçek hem de mecazi anlamıyla) adam ne kadar yanıldığımı bana gösterdi: “13th star” albümü gerçekten son yıllarda dinlediğim en iyi albümlerden biri ve aynı zamanda Fish’in ne kadar iyi bir şarkı yazarı olduğunun da kanıtı.
Açıkçası albümü ilk dinlemeye başladığımda fazla bir beklentim yoktu. Gerçi bas gitaristin ve klavyecinin değiştiğini farketmiştim. Gitarlarda Fish’i solo kariyerinde hiç yalnız bırakmayan biri vardı: Frank Usher. Evet 27 yıl önce Fish’e “Git Londrada kendine daha iyi bir gurup bul” diyen ilk gurubundan arkadaşı. Keşke bütün arkadaşlıklar bu kadar uzun ömürlü olsa. Albümü dinledikten sonra bunun öncekilerden belirgin biçimde ayrıldığını farkettim. Şarkıların yazımı işinde de yer alan yeni bas gitarist Steve Vantsis bütün parçalarda olağanüstü bir iş çıkarmış ve neredeyse parçaların ruhunu değiştirmiş. Klavyeli çalgılarda yeralan Foss Peterson ise özellikle synth klavyede uzun zamandır özlediğimiz neo-progressive tarzı modern şarkılara çok iyi yedirmiş. 13th Star için tam bir progressive albüm demek mümkün değil. Daha çok neo-progressive, hard rock ve folk rock türleri arasında keyifli bir gezinti gibi. Bazı parçalar gerçekten Fish için daha önce hiç olmadığı kadar sert ama bu sertlik hiç öyle rahatsız edici boyutta değil çünkü albümün geneli melodik ve özellikle birkaç defa dinleyip müziği hazmettikten sonra bağımlılık yapacak cinsten. Hatta bazen Radiohead gibi post rock guruplarını hatırlatan bir tarafı da yok değil. Hiç şüphesiz Fish’in en iyi solo albümü. Tek tek şarkılara da kısaca bir göz atalım isterseniz:
Circle Line (5,54) “loop sample” lar ile gayet modern bir havada başlayan parça Fish’in sert ve güçlü vokaliyle birlikte tanıdık sulara dönüyor. Farklı müzik tarzlarına alışkın kulaklar için sindirilmesi kolay ve albümün en popüler olabilecek parçası. Kaliteli ve modern. Şarkının sonundaki gitar solo ve bas gitarlar oldukça iyi.
Square Go (5,25) Fish’in duygusal vokal stiliyle uyumlu biçimde enerjik olmayı başaran bir şarkı. Ritim gitar ve sıkı bas partisyonları gerçekten etkileyici ama parça gerçek kimliğini senfonik klavyeler girdikten sonra buluyor. Şarkının ortasını takiben giren gitar solo ve Fish’in arkadan “square go” diye bağıran sesi insanın tüylerini diken diken ediyor. Disko vuruşlar, senfonik klavyeler ve rock gitarlar. Ne diyebilirim son zamanlarda dinlediğim en iyi parça.
Milos de Besos (4,19) klasik piyano ile giren parça klasik gitar ve Fish’in alt perdeden vokalleriyle duygusal bir tonda devam ediyor ve sonradan giren ritim gitarla birlikte piyano eşliğinde yine duygusal biçimde son buluyor.
Zoe 25 (5,11) yavaş başlaylıyor ama davulların girmesiyle biraz enerji kazanıyor. Özellikle ikinci yarısındaki gitarlarla piyanonun beraber çaldığı melodi ile birlikte inanılmaz güzel bir hal alan parça albümdeki en güzel baladlardan biri.
Arc Of The Curve (5,21) albümdeki favori parçalarımdan biri. Bir önceki şarkı gibi gitar ve piyano ağırlıklı ama ondan daha duygusal ve enerjik. Ritim gitar bölümleri ve onu izleyen piyano partisyonları insanı adeta kalbinden yakalıyor. Fish’in sesi de gerçekten şarkının havasıyla çok uyumlu. Bana biraz Misplaced Childhood albümündeki Kayleigh ve Lavender’i anımsattı. Geri vokallerde Lorna Bannon’un sesi de gerçekten harika.
Manchmal (5,30) Circle Line gibi “loop sample”lar ile başlayan şarkı vurucu gitar riffleri, dinamik davullar ve sert gitar sololarla birlikte hoş bir kombinasyon yaratıyor. Albümün bu en sert şarkısı ikinci yarısından itibaren tekrar loop davul ritimlerine geri dönerek yavaşlıyor ve hoş gitar melodisiyle bitiyor. Anladığım kadarıyla koca Fish boş zamanlarında epeyce Porcupine Tree dinlemiş. Bence gayet iyi etmiş.
Open Water (5,11) “funky” bir gitar ritmiyle giren parçanın o kadar “fun” olmadığı Fish’in insanın ciğerlerini delici vokali ve basların girmesiyle anlaşılıyor. Hele bir de synth klavyeler işin içine girince parça iyice bir macera filmlerinin heyecanlı sahnelerini anımsatan bir havaya bürünecekken birden araya giren rock’n’roll piyano ve gitarlar ile bölünüyor ve sonra bu iki farklı tarz birbirini takip ederek şarkının sonundaki 80 li yılların uzun saçlı hard rock guruplarının kullandığı gitar riffleri ile son buluyor. Biraz Peter Gabriel’in solo çalışmalarını hatırlatıyor. Çok başarılı.
Dark Star (6,44) yumuşak ama huzursuz bir girişten sonra sıkı bas ve gitar rifleri ve uzun soluklu güçlü klavyelerle saldırgan bir hal alıyor. Orta kısımdaki mükemmel klavye ve gitar solosunun ardından şarkının yönünü gerçekten güçlü ve vurgulu bas gitarlarlarla birlikte üst perdeden Fish’in vokali belirliyor. Gerçekten etkileyici.
Where In The World? (6,01) özellikle albümü ilk dinlediğimde beni duygusal olarak en çok etkileyen parçalardan biri oldu. Sanki kaybedilen birşeylerin arkasından yakılmış bir ağıt gibi. Zaten bütün albüm bir adamın ilişkilerindeki başarısızlığıyla ilgili. Biraz otobiyografik yanı da var sanırım. Şarkının solo ve ritim gitarları müthiş bir uyum içinde. İşin içine duygusal piyano ritimleri de girince şarkı damaklarda tad bırakan bir hale gelmiş. Fish’in çaresizce “Where in the world?” dediği kısımlar insanın canını yakıyor.
13th Star (5,54) ilk dinleyişte insanı en çok “yakalayan” parçalardan biri. Çok yavaş bir şekilde gitarla ve alt perdeden vokallerle giren parça özellikle ikinci yarısından itibaren son zamanlarda kulaklarımıza pek çalınmayan harika ritim gitarlar ve gospel tarzı geri vokallerle destekli Fish’in üst perdeden müthiş sesiyle albümün kapanışını layıkıyla yapıyor. Geriye kalan hoş bir sada oluyor.
Fish bütün ömrü boyunca büyük kalabalıklar arasında çok yalnız bir adamdı. Belki de sırf bu yüzden adeta can verdiği ve müthiş başarılar kazandığı gurubunu tam zirvedeyken terk etmekten çekinmedi. Kimsenin ona ne yapacağını söylemesine izin vermedi. Hep kafasının dikine gitti. Bu albüm bu yalnız adamın Marilion’dan sonra tekrar gurup ruhunu yakalamayı başardığını gösteriyor.
O Rock müzik tarihinin en onurlu üyelerinden biri olarak hatırlanacak: “Tekrar hoş geldin eski dost!”

* Arizona Dream Film Müziği

12 Aralık 2007

En İyi Konser Albümleri

1. Renaissance - Live At Carnagie Hall
2. Marillion - Thieving Magpie (La Gazza Ladra)
3. Pink Floyd - Pulse
4. The Cure - Paris
5. Rush - A Show Of Hands
6. Quensryche - Operation Livecrime
7. Tesla - Five Man Acoustical Jam
8. Sting - Bring On The Night
9. Pain Of Salvation - 12:5
10. U2 - Rattle And Hum