07/03/2008 tarihinde Birgün Gazetesinde Doğa Aktiviteleri Grubu Derneği Başkanı sıfatıyla benimle ve Dağ Filmleri Festivali Koordinatörü sıfatıyla Murat Yılmaz ile yapılan söyleşinin tam metni:
Küresel ısınmanın etkileri artık çok daha fazla hissediliyor. Tüm dünyada kuraklığın önlenmesi için pek çok etkinlik düzenleniyor. Ülkemizde de doğanın öneminin kavranması, ‘dağ ve doğa’ kultürünün oluşturulmasına yönelik olarak faaliyetlerini sürdüren Doğa Aktiviteleri Derneği Spor Kulübü Başkanı Ural Akın ve Dağ Filmleri Festivali Genel Koordinatörü Murat Yılmaz ile insan doğa ilişkisinin nasıl kavranması gerektiği üzerine konuştuk.
Ural Akın (Doğa Aktiviteleri Grubu Derneği Başkanı)
»Derneği niye ve ne zaman kurdunuz?
Doğa Aktiviteleri Derneği Spor Kulübü, 1999 yılında, doğa sporlarıyla ilgilenen birkaç kişinin bir araya gelerek kurduğu bir kulüp. Biz adımızdaki bütün nitelikleri barındırıyoruz, yani hem doğa sporları yapan ve doğayı seven bir arkadaş grubuyuz, hem sosyal sorumlulukları olan ve bu yönde kültürel etkinlikler yapan bir sivil toplum örgütüyüz hem de konusunda başarılı sporcular yetiştirmeyi amaç edinen bir spor kulübüyüz.
»Hangi alanlarda faaliyet yürütüyorsunuz?
Doğa sporları çok geniş bir kavram. Doğada yürüyüşten tutun, yüksek irtifa dağcılığına, kayaktan oryantiringe, kanyoningten kaya tırmanışına kadar çok geniş bir uygulama alanı var. Bunların çoğunda faaliyet gösteriyoruz. Yani bizim sporlarımızda inanılmaz bir çeşitlilik var.
»Sizin bir felsefeniz var mı? Doğayı nasıl algılıyorsunuz?
Felsefemizin özü şu: İnsan, her ne kadar modern kültürün (etkisi) altında olsalar da teknoloji gözlerini kör etse de aslında doğanın parçasıdır. Ve bir şekilde ona dönmek ister. Biz de aslında bu sporları yaparak, doğaya olan borcumuzu ödemenin yanı sıra, insanla doğayı buluşturmak, onlara bu konuda eğitim vermek istiyoruz. “Doğada iz bırakma ve doğaya asla zarar verme, verilen zararları da minimuma indirmeye çalış” diyoruz .
»Modern hayatın içinde, apartman köşesinde yaşayan, asfalt üzerinde yürüyen insanlar sizin bu faaliyetlerinize katıldıktan sonra nasıl bir değişim geçiriyorlar?
Aslında birçok gözlemim var; ama isterseniz ben kendimden örnek vereyim. Bu spora başlamadan önce, psikolojik durumum ve fiziksel kondisyonum çok kötüydü. Çok sinirli bir insandım. Başkalarına karşı tahammülsüzdüm. İş yaşamının ve şehir yaşamının getirdiği sıkıntılar beni bunaltmış durumdaydı. Her yıl en azından birkaç kere hasta olurdum. Ama spora başladıktan sonra bir şekilde kendi iç huzurumu yakaladığımı hissettim. Çünkü nereye ait olduğunuzu öğrenmeye başlıyorsunuz. Siz büyük şehirlere ait değilsiniz, doğaya aitsiniz. Siz doğanın bir parçasısınız ve ona uygun bir şekilde davranmak istiyorsunuz. Doğanın sakinliği, dinginliği, kendi iç dinamizmi ve dengesi bir şekilde size de yansıyor. Aynı zamanda, bu bir spor olduğu için, fiziksel açıdan da güçleniyorsunuz. Bünyeniz, bağışıklık sisteminiz güçleniyor.
»Son zamanlarda doğaya ilgi ülkemizde de fazlalaştı. Bu size nasıl yansıdı? Şu anda kaç üyeniz var?
Gerçekten de son yıllarda doğa sporlarına ilgi artmış durumda. Başlangıçta 10-15 kurucu üyemiz vardı, şu anda ise derneğimiz 60 kişi. Bunların en azından 30-40 tanesi de aktif üyemiz, her zaman bizimle birlikte faaliyetlere katılıyor. Bize başvuran, bu sporları yapmak isteyen, faaliyetlerimize katılmak isteyen kişilerin sayısı oldukça artmış durumda. Biz de derneğimizin imkânları ölçüsünde onları doğayla buluşturuyoruz. Buluştururken de aynı zamanda bu işin eğitimini veriyoruz.
»Şimdiye kadar gerçekleştirdiğiniz eğitim faaliyetlerinden söz eder misiniz?
2000 yılından beri her sene mart ayında başlayan ileri doğa sporları eğitimi veriyoruz. Bu eğitimler doğada nasıl yürünmesi gerektiğinden başlayarak, yüksek irtifa kış dağcılığına kadar uzanan bir yelpazede yapılıyor.Bu eğitimi üyelerimiz ücretsiz olarak alabiliyor. Biz, insanlara bu sporları yaptırmadan önce, bu işin nasıl yapılması gerektiğini, kendilerini ve doğayı tehlikeye atmadan nasıl davranmaları gerektiğini öğretiyoruz. Bu eğitimin içinde ilkyardım eğitimi, teknik eğitim de var, nasıl beslenmeleri gerektiğine dair ya da malzemeleri nasıl kullanmaları gerektiğini öğreten eğitim de var. Dolayısıyla dağcılık, kaya tırmanışı, oryantiring gibi temel sporların nasıl yapılacağına yönelik gerekli tüm eğitimleri derneğimiz aracılığıyla veriyoruz.
»Doğa sporu, genellikle varsıl tabakanın yaptığı bir spor olarak algılanıyor. Sizin üye profiliniz nedir? Bu sporu her gelir grubundan insan yapabilir mi?
Çok profesyonel olmadığınız sürece bu sporu herkes yapabilir. Toplumda genel olarak, malzemeleri çok pahalı olduğundan, “doğayla ilgili sporları sadece belli bir gelir seviyesinin üzerindeki kesim yapabilir” şeklinde bir algı var. Fakat bu doğru değil. Doğada yürüyebilmek için gereken tek şey, iyi bir ayakkabı. İyi bir ayakkabınız varsa siz de iyi bir doğa sporcusu olabilirsiniz. Malzemeleri de zannedildiği kadar pahalı değil ve sonuçta sadece bir kere alıyorsunuz.,,,
---------------------------------------------------------
MURAT YILMAZ (Festival Genel Koordinatörü)
»Dağ Filmleri Festivali’nin öyküsünü biraz anlatır mısınız?
Bu fikir nasıl ortaya çıktı?Dağ Filmleri Festivali fikri, ilk olarak 2000’de ortaya çıktı. DAK’ın kurucuları olan bir grup arkadaş, yurtdışında dağ filmleri festivalleri düzenlendiğini biliyorduk. 2000 yılının Birleşmiş Milletler tarafından Dünya Dağlar Yılı ilan edilmesiyle birlikte, film festivali düzenleme çalışmasına başladık. Ama ekonomik kriz yıllarıydı ve o yıl yapamadık.
2005’te tekrar bir araya geldik ve festivalimizi Galatasaray’daki kulüp odamızda düzenledik. Yüzlerce insan geldi. Hepsi yabancı 11 film gösterildi. İkinci festivalimizi 2006 yılının aralık ayında, bu kez bir sinema salonunda yaptık. Bu festivalde 11’i yerli 9’u yabancı 20 tane film gösterdik. Son festivali ise 2007’nin aralık ayında Atatürk Kültür Merkezi ve Fransız Kültür Merkezi’nde gerçekleştirdik. 52 film gösterdik. Bunların dokuzu yabancı, 43 tanesi yerliydi. Bir hafta süren festivali 2 binin üzerinde kişi izledi.
»Festivali düzenlemekteki amacınız nedir?
Festivali düzenleme amaçlarımızdan bir tanesi, insanlara dağ ve doğa kültürünü aşılamak. Bu festivalle, doğaya tamamen yabancılaşmış şehir insanına, yine şehirde de olsa bir dağ havası aldırmayı, onun doğaya bakışını değiştirmeyi, geliştirmeyi ve uzak yerleri ona biraz daha yakınlaştırmayı amaçlıyoruz.
»Ne gibi tepkiler aldınız?
İlk tepki aslında şaşkınlık oldu. “Dağ ile ilgili film var mı ki?” gibi bir tepkiyle karşılaştık. Fakat, bu festivalin sadece dağ ile değil, “bütünün, yani doğa kültürünün bir parçası olarak dağ” ile ilgili olduğunu algılatabildiğimiz zaman, kendimizi ifade edebildik. Zaten Türkiye’de dağı algılama biçiminde de bir bozukluk var. Güneydoğu’da yaşanan çatışmalar nedeniyle insanlar dağdan korkar oldu. Dağı ‘ulaşılamaz yerler’ olarak algılamaya başladı. Dağcılık yapanlar ‘marjinal, uç insanlar’ olarak değerlendirildi. Oysa dağ, gerekli eğitimi aldıktan sonra yediden yetmişe herkesin, son derece keyif alabilecekleri bir yer.
»Yeterli desteği alabildiniz mi?
Belli kurumlardan destek geldi. Ama yanımızda olması gereken Kültür Bakanlığı ve yerel yönetimler gibi kamu kurum ve kuruluşlarından destek alamadık. Kültür Bakanlığı bize salonu bile ücretli olarak tahsis etti.
HÜSEYİN EROĞLU-SEVGİM DENİZALTI
http://www.birgun.net/bolum-70-haber-60368.html#haber_basi
18 Mart 2008
Dağlar Ulaşılmaz Değil
22 Şubat 2008
FISH DOESN’T THINK BECAUSE FISH KNOWS EVERYTHING*
İnsan yemek yerken de tatlıları en sona saklar ya! O hesap hayatımın albümü Marillion’un Misplaced Childhood’u ile ilgili bir yazıyı hep erteledim. Tam piyasaya doğru dürüst bişey çıkmıyor artık yazayım şunu derken grubun Misplaced zamanındaki solisti FISH’in son albümü 13th Star’ı dinleyince rahatladım ve bir süre daha ara sıcaklarla devam etmeye karar verdim. Piyasaya derken gerçekten uluslararası müzik piyasasını kastediyorum. Ancak alttan alta kaliteli müzik bayrağını taşıyan ancak bu piyasaya çıkmayı başaramayan -belki de böylesi daha iyi- yeni neo progressive/alternative guruplar keşfedilmeyi bekliyorlar. Phideaux, Pure Reason Revolution, Pineapple Thief, Gazpacho, Tempus Fugit, Galahad, Magenta, Quidam, Seven Reizh gibi aralarında Doğu Avrupa, Latin Amerika hatta Kuzey Afrika kökenli grupların olduğu bu yeni nesil gruplar, Marillion’un kendilerine açtığı engebeli yolda emin adımlarla ilerliyorlar -ve kendileri hakkında ayrıntılı başka bir yazıyı hakediyorlar-. Aslında bu da biryerde grubu hiç dinlememiş şanssız ölümlüler için “Marillion’a Giriş - Onurlu Rock Star Nasıl Olunur?” dersi olacak zaten.
Asıl adı Derek William Dick olan 1958 İskoçya-Edinburg doğumlu Fish’e bu lakap, çocukluğunda saatlerce banyo küvetinde plastik ördeğiyle beraber yatmayı çok sevdiği için arkadaşları tarafından takılmış. O da daha sonra bunu sahne ismi olarak kullanmaya başlamış. Fish’in büyüdüğü ortam Edinburg’a bağlı Dalkeith diye bir ufak köy. Siz de gözünüzün önüne getirebilirsiniz bu küçük İngiliz sanayi yerleşmelerini. Kasvetli, insana bıkkınlık veren bir hava, kasabanın her tarafında maden yada sanayi hammaddeleri ve onları taşıyan kamyonlar, o sanayi tesislerinde çalışan mutsuz İngiliz işçi sınıfına mensup kadınlı erkekli guruplar, akşamları renkli çiçekli ama insanı neşelendirmekten çok daha da hüzünlendiren duvar kağıtlarıyla kaplı az ışıklandırılmış kırmızı tuğlalı mustakil evlerde yenen garip akşam yemekleri ve eğlence namına arkadaşlarla terkedilmiş harabelerde içilen birkaç şişe bira…(çok mu Ken Loach filmi seyretmişim ne?). İşte böyle bir ortamdan kurtulmak için Fish’in fazla bir alternatifi de yok. Zaten bunlardan birini okuldaki başarısız portresiyle daha başlamadan elemiş durumda. Beatles, Kinks falan dinleyip müzisyen olmayı hayal ediyor. İte kalka ilerleyen okul hayatında liseye başlamasıyla müzikal olarak da değişimler başlıyor. 1970’li yılların kalburüstü İngiliz gurupları olan Yes, ELP, Pink Floyd ve Genesis’i keşfetmesi hem Fish’in müzikal anlamda beğenisinin gelişmesine katkıda bulunuyor hem de kafasında kendine ait bir gurup fikrinin doğmasına neden oluyor ama ama gelin görün ki hiçbir enstrümana yeteneği yok. Davul, gitar gibi bütün popüler enstrümanları denemesine rağmen aynanın karşısında tenis raketi çalmaktan ötesini pek başaramıyor.
Üniversite çağına geldiğinde Derek hala bir hayalperest ama hayatın gerçekleri de yavaş yavaş omuzlarına binmeye başlıyor. Kötü not ortalamasının elverdiği ölçüde hangi üniversitenin hangi bölümüne gideceğini kara kara düşündüğü ve gece hayatını keşfetmeye başladığı günlerde yörenin orman müdürlüğünde bir iş bulup çalışmaya başlıyor. Tabi bahsettiğimiz yer İskoçya olunca ormandan bol bir şey bulmak mümkün değil. Derken birgün bir Genesis konseri sırasında sahnede Peter Gabriel’i izlerken hayatını değiştirecek bir düşünceye kapılıyor: “ Bunu ben de yapabilirim”. -Fish’in Gabriel’dan ne kadar etkilendiğini daha sonraki sahne şovlarındaki gotik makyajı ve özellikle ilk dönemlerde ses rengi ve şarkı söyleyiş tarzının Gabriel’e yakınlığı ile anlamak mümkün-. Müzik zevkleri pek uyuşmasa da o sırada solist arayan Blewitt diye bir grupla da aradığı fırsatı yakalıyor ve bu fırsat hem sahne deneyimini geliştirmesine hem de ses kalitesinin ve performansının yükseltmesine olanak sağlıyor. Fish’in sesinden çok etkilenen grubun gitaristi Frank Usher ile yakın arkadaş oluyorlar ve Usher ona Londra’ya giderek kendine daha uygun bir grup bulmasını tavsiye ediyor. Bunun üzerine Fish sesini bir demo kayıt halinde çeşitli guruplara yolluyor. Kayıt Stone Dome Band adlı bir grubun bas gitaristi Diz Minnit’in eline geçiyor. Bir süre sonra arkadaş olacak bu ikili beraber Cambridge’de bir süre takılıp kendilerine uygun bir grup arıyorlar ama ilginç bir şey bulamayınca1980’in sonunda Fish, Dalkeith’e geri dönmek zorunda kalıyor. Bu sırada Diz, Aylesbury’de Marillion diye bir grubun solist ve basçı aradığını iletiyor. Fish gurupla temasa geçiyor. Bir kafede buluştuklarında çok sarhoş olan ve birsürü Genesis şarkısı söyleyen Fish’in sesinden çok etkilenen Gabriel hayranı gurup üyeleri aradıkları solisti bulduklarını anlıyorlar. Ertesi gün gurupla çalışmaya başlayan Fish ve Diz o gün grubun ilk albümü Script For a Jester’s Tears’da yer alan bir şarkının da doğmasını sağlıyorlar: “The Web”. Yaklaşık 9 dakikalık şarkı; gitar, klavye ve bas ile mükemmel bir uyum içinde olan vokaller ve bir yavaşlayıp bir hızlanan ritmiyle aslında bütün bir Marillion müziğinin özeti gibidir. Kısa bir süre sonra Diz ve klavyeci Brian Jelliman guruptan ayrılıyor ve onların yerine gelen Pete Trewavas ve Mark Kelly ile neo-progressive müziğin yaratıcısı Marillion’un asli kadrosu oluşuyor: Vokalde Fish, gitarda Steve Rothery, basta Pete Trewavas ve klavyeli çalgılarda Mark Kelly ve davullarda Ian Mosley. (Bu kadro da aynen Genesis gibi nasıl bir araya geldiklerine inanamadığım bir müzisyenler topluluğudur ve her enstrümantalist kendi özgün soundlarını yaratmayı başaran aşkın müzisyenlerdir. Bugün Rothery’nin yada Kelly’nin bir solosunu nerede olsa tanırım).
Bundan sonrası tam bir başarı hikayesidir. Aslında bu kısmı başka bir yazının konusu olarak saklayıp Fish’in son albümüne geçmek istiyorum ama şu kadarını hatırlatmakta fayda var: Marillion, Fish 1990 yılında guruptan ayrılana kadar toplam 4 stüdyo albümü yaptı. Bu albümler kişisel olarak benim en çok dinlediğim albümlerdir. Ancak özellikle ikinci albümleri Misplaced Childhood müzik tarihinde eşine ender rastlanacak başyapıtlardan biridir. Hani bazı albümler vardır hep dinlemek isteriz ve ne kadar dinlersek dinleyelim asla bıkmayız. Benim için de Misplaced Childhood’un hayatımda sadece müzikal anlamda değil kapak tasarımından şarkı sözlerine kadar çok özel bir yeri var.
Herneyse işte bu Fish 1990 da güzelim gurubu terk edip solo kariyerine başladıktan sonra hiçbirzaman eski başarısını yakalayamadı ve çıkardığı albümler hep belli bir çizginin üstünde olmasına rağmen Marillion’la birlikteyken yaptığı müzikle karşılaştırılmak gibi bir şanssızlığa uğradığı için otoriteler tarfından pek beğenilmedi. Aslında ben de biraz onlar gibi düşünüyorum zira Marillion yeni solisti Steve Hogarth ile Fish’in solo işlerinden den daha iyilerine imza attı. 27 yıllık gurubun geçen sene çıkarttıkları çift cd’lik mükemmel albümleri Marbles’dan sonra Fish’in sadece iyi bir vokalist olduğunu düşünmeye başlamıştım ki bu dev (kelimenin hem gerçek hem de mecazi anlamıyla) adam ne kadar yanıldığımı bana gösterdi: “13th star” albümü gerçekten son yıllarda dinlediğim en iyi albümlerden biri ve aynı zamanda Fish’in ne kadar iyi bir şarkı yazarı olduğunun da kanıtı.
Açıkçası albümü ilk dinlemeye başladığımda fazla bir beklentim yoktu. Gerçi bas gitaristin ve klavyecinin değiştiğini farketmiştim. Gitarlarda Fish’i solo kariyerinde hiç yalnız bırakmayan biri vardı: Frank Usher. Evet 27 yıl önce Fish’e “Git Londrada kendine daha iyi bir gurup bul” diyen ilk gurubundan arkadaşı. Keşke bütün arkadaşlıklar bu kadar uzun ömürlü olsa. Albümü dinledikten sonra bunun öncekilerden belirgin biçimde ayrıldığını farkettim. Şarkıların yazımı işinde de yer alan yeni bas gitarist Steve Vantsis bütün parçalarda olağanüstü bir iş çıkarmış ve neredeyse parçaların ruhunu değiştirmiş. Klavyeli çalgılarda yeralan Foss Peterson ise özellikle synth klavyede uzun zamandır özlediğimiz neo-progressive tarzı modern şarkılara çok iyi yedirmiş. 13th Star için tam bir progressive albüm demek mümkün değil. Daha çok neo-progressive, hard rock ve folk rock türleri arasında keyifli bir gezinti gibi. Bazı parçalar gerçekten Fish için daha önce hiç olmadığı kadar sert ama bu sertlik hiç öyle rahatsız edici boyutta değil çünkü albümün geneli melodik ve özellikle birkaç defa dinleyip müziği hazmettikten sonra bağımlılık yapacak cinsten. Hatta bazen Radiohead gibi post rock guruplarını hatırlatan bir tarafı da yok değil. Hiç şüphesiz Fish’in en iyi solo albümü. Tek tek şarkılara da kısaca bir göz atalım isterseniz:
Circle Line (5,54) “loop sample” lar ile gayet modern bir havada başlayan parça Fish’in sert ve güçlü vokaliyle birlikte tanıdık sulara dönüyor. Farklı müzik tarzlarına alışkın kulaklar için sindirilmesi kolay ve albümün en popüler olabilecek parçası. Kaliteli ve modern. Şarkının sonundaki gitar solo ve bas gitarlar oldukça iyi.
Square Go (5,25) Fish’in duygusal vokal stiliyle uyumlu biçimde enerjik olmayı başaran bir şarkı. Ritim gitar ve sıkı bas partisyonları gerçekten etkileyici ama parça gerçek kimliğini senfonik klavyeler girdikten sonra buluyor. Şarkının ortasını takiben giren gitar solo ve Fish’in arkadan “square go” diye bağıran sesi insanın tüylerini diken diken ediyor. Disko vuruşlar, senfonik klavyeler ve rock gitarlar. Ne diyebilirim son zamanlarda dinlediğim en iyi parça.
Milos de Besos (4,19) klasik piyano ile giren parça klasik gitar ve Fish’in alt perdeden vokalleriyle duygusal bir tonda devam ediyor ve sonradan giren ritim gitarla birlikte piyano eşliğinde yine duygusal biçimde son buluyor.
Zoe 25 (5,11) yavaş başlaylıyor ama davulların girmesiyle biraz enerji kazanıyor. Özellikle ikinci yarısındaki gitarlarla piyanonun beraber çaldığı melodi ile birlikte inanılmaz güzel bir hal alan parça albümdeki en güzel baladlardan biri.
Arc Of The Curve (5,21) albümdeki favori parçalarımdan biri. Bir önceki şarkı gibi gitar ve piyano ağırlıklı ama ondan daha duygusal ve enerjik. Ritim gitar bölümleri ve onu izleyen piyano partisyonları insanı adeta kalbinden yakalıyor. Fish’in sesi de gerçekten şarkının havasıyla çok uyumlu. Bana biraz Misplaced Childhood albümündeki Kayleigh ve Lavender’i anımsattı. Geri vokallerde Lorna Bannon’un sesi de gerçekten harika.
Manchmal (5,30) Circle Line gibi “loop sample”lar ile başlayan şarkı vurucu gitar riffleri, dinamik davullar ve sert gitar sololarla birlikte hoş bir kombinasyon yaratıyor. Albümün bu en sert şarkısı ikinci yarısından itibaren tekrar loop davul ritimlerine geri dönerek yavaşlıyor ve hoş gitar melodisiyle bitiyor. Anladığım kadarıyla koca Fish boş zamanlarında epeyce Porcupine Tree dinlemiş. Bence gayet iyi etmiş.
Open Water (5,11) “funky” bir gitar ritmiyle giren parçanın o kadar “fun” olmadığı Fish’in insanın ciğerlerini delici vokali ve basların girmesiyle anlaşılıyor. Hele bir de synth klavyeler işin içine girince parça iyice bir macera filmlerinin heyecanlı sahnelerini anımsatan bir havaya bürünecekken birden araya giren rock’n’roll piyano ve gitarlar ile bölünüyor ve sonra bu iki farklı tarz birbirini takip ederek şarkının sonundaki 80 li yılların uzun saçlı hard rock guruplarının kullandığı gitar riffleri ile son buluyor. Biraz Peter Gabriel’in solo çalışmalarını hatırlatıyor. Çok başarılı.
Dark Star (6,44) yumuşak ama huzursuz bir girişten sonra sıkı bas ve gitar rifleri ve uzun soluklu güçlü klavyelerle saldırgan bir hal alıyor. Orta kısımdaki mükemmel klavye ve gitar solosunun ardından şarkının yönünü gerçekten güçlü ve vurgulu bas gitarlarlarla birlikte üst perdeden Fish’in vokali belirliyor. Gerçekten etkileyici.
Where In The World? (6,01) özellikle albümü ilk dinlediğimde beni duygusal olarak en çok etkileyen parçalardan biri oldu. Sanki kaybedilen birşeylerin arkasından yakılmış bir ağıt gibi. Zaten bütün albüm bir adamın ilişkilerindeki başarısızlığıyla ilgili. Biraz otobiyografik yanı da var sanırım. Şarkının solo ve ritim gitarları müthiş bir uyum içinde. İşin içine duygusal piyano ritimleri de girince şarkı damaklarda tad bırakan bir hale gelmiş. Fish’in çaresizce “Where in the world?” dediği kısımlar insanın canını yakıyor.
13th Star (5,54) ilk dinleyişte insanı en çok “yakalayan” parçalardan biri. Çok yavaş bir şekilde gitarla ve alt perdeden vokallerle giren parça özellikle ikinci yarısından itibaren son zamanlarda kulaklarımıza pek çalınmayan harika ritim gitarlar ve gospel tarzı geri vokallerle destekli Fish’in üst perdeden müthiş sesiyle albümün kapanışını layıkıyla yapıyor. Geriye kalan hoş bir sada oluyor.
Fish bütün ömrü boyunca büyük kalabalıklar arasında çok yalnız bir adamdı. Belki de sırf bu yüzden adeta can verdiği ve müthiş başarılar kazandığı gurubunu tam zirvedeyken terk etmekten çekinmedi. Kimsenin ona ne yapacağını söylemesine izin vermedi. Hep kafasının dikine gitti. Bu albüm bu yalnız adamın Marilion’dan sonra tekrar gurup ruhunu yakalamayı başardığını gösteriyor.
O Rock müzik tarihinin en onurlu üyelerinden biri olarak hatırlanacak: “Tekrar hoş geldin eski dost!”
* Arizona Dream Film Müziği
12 Aralık 2007
En İyi Konser Albümleri
19 Kasım 2007
YÜZ VE KARGA
“Ait olduğumuz yer kendi içimizde mi yoksa başkalarının kaderi miyiz?
Böceklere mi yem olmalıyız yoksa balıklara mı?
Yerimiz hep bilinmeli mi yoksa kaybolup gitmeli miyiz?
Hem yaşarken hem de ondan sonra.”
Yer yer kayalıklarla kesintiye uğrayan kıyı şeridi boyunca uzanan toprak yol, yağışsız geçen sonbahar günlerinin kavurculuğunda iyice sertleşmiş, üzerinden geçen herşeyi kirli sarı bir tabakayla kaplacak kadar tozlanarak, yolcularında devam etme isteğinden çok unutma ve kaybolma isteği uyandırmaya başlamıştı. Siyah önlüğünün kollarının ulaşabileceği noktalar bu sarı yapışkan tozla lekelenmiş, bacağına çarptıra çarptıra taşıdığı kocaman çanta yüzünden her an dengesini kaybedip düşecekmiş gibi görünen çocuk, geniş yolun tam ortasından yürüyor, bir yandan da yolun kenarındaki incir ağaçlarında kalmış meyveler bulma umuduyla çantanın ritmine uygun olarak kafasını bir o yana bir bu yana çeviriyordu. Kasaba merkezindeki okuldan eve kadar olan 5 kilometrelik yolun en zorlu tepesinin bittiği noktada yoldan ayrılarak çalı öbeklerinin arasından yer yer birikintileri birkaç metreye kadar çıkabilen, İzmir’in bu pek rağbet görmeyen kasabasına özgü, yosunlarla kaplı kıyıya yöneldi. Üstündekileri çıkarıp denizin karayla birleştiği noktada kararsız mülteciler gibi karaya bir yaklaşıp bir uzaklaşan, üzerinde okuyamadığı garip harflerin olduğu renkli deterjan kutularına aldırmadan kendini durgun suya bıraktı.
Kafasını suyun içine soktuğunda kulağına gelen uğultunun sahibini arayarak birkaç dakika geçirdi. Suyun içinin düşündüğü gibi sessiz olmamasına, daha doğrusu dışarının daha sessiz olmasına şaşırmıştı biraz. Üstelik bazı yerlerde bu uğultu daha da artıyor, bir canavar her an ayaklarına dolanacakmış gibi huzursuz olmasına neden oluyordu. Tuzlu suyun içinde, dalgaların gölgelerinin kocaman kayaların üzerinde yarattığı şekilleri birşeylere benzeterek, gözleri kan çanağı olana kadar kaldı. Parmaklarının iyice buruştuğunu anlayınca sudan çıkıp yığın halindeki yosunların üzerine kendini bıraktı. Kulağına çok uzaklardan, ilerideki çalılar ve yabani otlarla kaplı tepenin ardından bir müzik geliyordu. Birisi yalnızlığını, yüzyıllardır anlatıldığı gibi, kelimesi kelimesine aynı biçimde anlatmaya devam ediyor, bu yüzden de gerçekten türküde anlattığı kişi olup diğerlerinden ayırdedilemeyecek ölçüde silikleşip görünmez oluyordu. Güneşin batmasına yakın bulutsuz masmavi göyüzüde muhtemelen gün boyu sürdürdüğü it dalaşından yorgun argın dönen bir savaş uçağının arkasından bıraktığı beyaz izi takip ederek evine kadar geldi.
Cırcırböceklerinin sesleri yerini gecenin sessizliğine bırakırken havadaki rutubetin yarattığı serinliğin kokusu kocaman bahçedeki servilerin arasından geçip evin duvarlarına yapıştı, orada sanki zamanın durduğu bir an kadar asılı kaldı ve bulduğu her boşluktan, açık pencerelerden, kapı altlarından hatta duvarlardan geçerek yemek yenilen odaya kadar girdi. Odayı güçlükle aydınlatan çıplak ampülün ışığında bir adam, bir kadın ve üç çocuk sessizce yemeklerini yiyorlar, arada genellikle adam bir iki kelime mırıldanıyor diğerleri ona bundan daha da kısa cevaplar veriyorlardı. Katılanların ciddiyetini bozmaya korktukları yemek ayininin havasını daha da ağırlaştıran köpek havlamaları ve ulumaları bir yaklaşıp bir uzaklaşıyor, arasıra konuşulanları duymayı olanaksızlaştırıyordu. Doğanın insanlardan korkusunu anlatan mırıltılar, bağırtılar, çığlıklar, ıslıklar evin dışında da bir hayatın devam ettiğinin kanıtı olarak içeridekilerin yalnızlık duygusunu bazen dindiriyor, bazen de seslerin bıraktığı boşluğa düşmemek için kendi korkularını sınamaları gerekiyordu. Ev dışındaki dünya küçülmüş, sadece seslerden ve o sesleri duyanlardan ibaret bir sadeliğe bürünmüşken çocuk, üstünde gündüzden kalma tuzlu suyun kokusunu taşıyarak usulca evi dış dünyaya bağlayan delikten bu sadeliğin içine yabancı bir madde gibi aktı.
Gözleri karanlığa alışana kadar, kuru toprakta ayak seslerinin hemen önüne kadar getirdiği köpeğin mızıldanmalarını ve kuyruğunun havada çaldığı ıslığımsı sesi dinledi. Köpek geceyle aynı renk bir gölge olmaktan çıkıp beklenti içindeki bir çift göz olunca evin verandasını geçip neredeyse insan boyu kadar olan kaktüslerin arasından bahçenin uzak köşesindeki kuyunun başına kadar geldi. Ahırın çatısındaki baykuşun tehditkar çığlıklarına aldırmadan, gözlerini kırptıkça havaya beyaz çizgiler çizen kirpiklerinin ucundaki tuzları, içine yaz mevsiminin hiç giremediği kuyudan çektiği suyla yıkadı. Kuyudaki suyun seviyesi oldukça alçak olmasına rağmen eğildiği zaman yüzünü net olarak görebiliyordu. Biraz daha dikkatli bakınca kendisine bakan çocuk yüzünün yumuşak hatlarının kaybolduğunu, gördüğünün kendisine benzemesine rağmen hatlarının keskinleştiğini, bu keskin hatların yansımanın suratında beliren fazladan yara izlerinin nedeni olduğunu farketti. Bunlardan en korkuncu alnından başlayıp kaşına doğru iniyor ve izin devamı karanlıkta kalan göz çukurunu katederek yanağının altında sona eriyordu. Alnı çizgilerle kaplıydı ve dudaklarını sanki bir şey söylemek istiyor ama sıkıntıyla buna engel olmak için sıkıyor gibiydi. Biraz sonra kendi yansımasının yanında beliren kocaman bir alakargayı görünce hemen yanına döndü ama uzaktaki evin cılız ışıklarından başka bir şey göremedi. Köpek te alıp başını gitmişti. Kalbi deli gibi çarpıyordu ama yansımasının yüzündeki belli belirsiz gülümseme tekrar aşağı bakması için ona cesaret verdi. Görüntüdeki yüz, ifadesini hiç bozmadan yanındaki kargaya döndüğü zaman çocuk biraz önce karanlıkta kaldığını sandığı gözlerin yerinde aslında hiçbirşey olmadığını farketti. Boşluk duygusu mutlak bir sessizlik gibi bütün benliğini doldurdu. Metalik bir sesle konuşmaya başlayan karganın sesi bile bu gözlerden yayılan sessizliği delmeye yetmedi:
“Seni dinliyorum”
Yüz cevap verdi:
“Bir cevabım yok. Ben henüz çocuğum. Ne dememi bekliyorsun ki?”
“Aptal! Cevapların değil sadece seçimlerin olduğunu öğrenemedin mi hala?”
“Neden burada olduğumuzu sen de biliyorsun. Neden bana bunu yapıyorsun?”
Gözsüz yüz kargaya doğru dönük olmasına rağmen karga direk çocuğa bakarak konuşuyordu:
“Seni bu kadar üzgün görmek istemiyorum. Ne istiyorsan söyle, şimdiye kadar olduğu gibi onları senin için gerçekleştireyim.”
“Ben de bundan korkuyorum. Ne istiyorsam hepsini bana verdin ama artık neyim varsa onu istiyorum.”
“Evet içinde bir boşluk görüyorum. Neye sahipsen onu yutan bir boşluk. Devamlı istemene ve mutsuz olmana sebep olan şey o!”
“Ne yapmam gerektiğini söyle.”
“Sana bir çift göz vereceğim. Onunla kendi başına görmeyi, gördüklerini anlamayı, anladıklarını yorumlamayı, yorumladıklarını bozmayı, bozduklarını da yeniden yapmayı öğreneceksin. Ama bunun bir bedeli var: Asla unutamayacaksın. O gözlerle gördüğün herşey aklının bir yerine metal levhalara kazınır gibi kazınacak. Hiçbirşey içindeki boşlukta kaybolmayacak. Bir yerlere takılıp kalacak.”
“Peki bu beni mutlu edecek mi?”
“Bak Ona!” deyip gagasının ucuyla çocuğu işaret etti. “Bunu ancak sana O söyleyebilir.”
Yüz ağır ağır sanki varlığını unutmuş gibi bir ifadeyle çocuğa doğru döndü. Uzunca bir süre baktıktan sonra kaşları çatıldı ve çenesi titremeye başladı. Yüz kaslarını geriyor, kaşlarını çatıp çenesindeki kasları oynatıyordu ama gözleri olmadığı için bunu kızgınlıktan mı yoksa acıdan mı yaptığı belli olmuyordu. En sonunda kendini tutamayıp ağlamaya başladı. Göz çukurlarından yanaklarına oradan da boynuna doğru ince bir yol halinde kanlar akıyordu. Ağzı açılıp kapanıyor ama çıkan kelimeler kuyunun ağzına gelene kadar örülü taşlara takılıp kalıyor, çocuğa ulaşamıyordu. Çocuk büyümüş gözlerle olan biteni izlerken alakargayla yüz kaybolmadan önceki son bikaç kelimeyi anlamayı başardı:
“Kaç benden! Arkana bakma. Sakın hatırlama beni. Kapat gözlerini!”
Çocuk bütün gücüyle eve doğru koşmaya başladı. Tam içeri girecekken ayağı takıldı ve düşerken yüzünü demir kapının keskin kenarına çarptı.
12 Ağustos 2007
Nöbet
1997'de Erzurum'da askerlik yaparken başımdan geçen bir olayı babama anlatmıştım. Pek hatırlamak istemediğim bir andı. Zaten bir süre sonra doğal olarak unutum gitti. Ama babam unutmamış. 10 yıl sonra benim anlattıklarım üzerinden bir hikaye yazmış benim için sağolsun. Sadece noktalama işaretlerini düzelttim bir de son cümleyi birtakım kurumların manevi şahsiyetine hakaret falan olup başımız ağrımasın diye çıkarttım.
AYAĞINDA KIRKBEŞ NUMARA POTİNLER
BELİNDE U.S MARKA PALASKA
ASKERİYENİN KÖPEĞİ
BABASININ BEBEĞİ
Kara talihin kötü cilvesi Zemheri ayında Erzurumun soğuğunda büyük dedesinin yıllar evvel hemen hemen aynı ay, aynı günlerde Enver paşa kumandasında kızıl elmaya doğru kaputsuz, çorapsız yürürken zatürre olup öldüğü askeri hastanenin az ilerisinde kısa dönem erat olarak nöbet tutuyordu. “Üç-Beş” nizamiye kapısı nöbetini tutmaya başlayalı ‘çektikçe sünen, bekledikçe uzayan, uzadıkça zorlaşan’ on beş dakika geçmiş geçmemişti. Üzeri diken telli, kardan duvaklı duvarın tam bittiği noktaya yapıştırılmış sarı cam topun içindeki cansız ışığa dur diyen kalın çınar dalı bedeni eğri büğrü, hilal kaşlarına kar yağmış kar beyazı, kirpikleri gözyaşlarıyla birlikte buz tutmuş gözleri sıkı sıkı kapalı, güçlükle ayakta duruyor. ‘Kırk küsür derece sıcaklıktaki insan evladı soğuk kara düştü düşecek, düşerse saat beş olduğunda nöbeti tekmil getirip öteki Memed’e veremeyecek.’ Düşmemek için tutunacak ne bir dal, ne bir omuz, uzaktaki yıldızlara tutunabilmek ne mümkün? Yakındaki omuzu yıldızlılar sıcak odada askeriyenin kurtlu etlerinin kurtsuz bölümlerini en büyük komutan Coni Valkerle birlikte mideye indirmekle meşgul. Omuzu yıldızsızlar akşamdan yedikleri kapuska çorbasıyla aç, hazır olda, hizmette.
“Babacığım kutsal vatan görevindeyim. Elimde şarjörü boş silah, ‘üç-beş’ nizamiye nöbeti tutuyorum. Derece eksi kırk, ateşim kırk küsür, yavaş yavaş donuyorum. Yavaş yavaş donarken, yavaş yavaş ölüyorum. Ölmek yavan kelime, öleceğime değil de yapamadıklarıma yanıyorum. Dağların ardını, ormanların içini, Bergamanın meşesini, Sızırın şelalesini, Erciyasın dağını, Amasyanın bağını gidipte göremedim. Memleketimin yaylalarını doya doya gezemedim. Körpınarın şeker gibi sularını kana kana içemedim. Sevgilimi sevemedim. Daha ne deyim? En acısı senin gibi, oğlumu, kızımı omuzlarımda ninnileyip büyütemedim”.
Darda kaldım kurtar beni.
Kollarına al, gel sar beni.
Bugüne dek üzmemiştim
Bundan sonra üzmem seni
Kirli sarı duvarlara geniş omuzlarını çarpa çarpa kızıl halıfleks döşenmiş ilk koridoru boydan boya yürüdü. Sondan sağa dönerken babası ardı sıra bağırdı “Sola dönecektin!”. Kıs kıs gülerek cevapladı: “Biliyordum, sırf seni kızdırmak için döndüm bu yana. Biliyorsun emri sevmem, emir veren babam olsa da dinlemem”. Sonra ikinci üçüncü dördüncü beşinci koridorları koşar adım geçti ve bir kenarda manga düzeni yan yana dizilmiş ‘yapılacak yap emriyle’ defi hacet etmeye çalışan askercikler girdiler görüş alanına. Halıfıleksli yol git git bitmiyor, son koridorun sonu bir türlü görünmüyordu. Daha da hızlandı. Sağdan soldan sarı duvarların içinden altın dişli kalem kaşlı komutanlar çıktılar. Bağırdılar çağırdılar hopladılar zıpladılar, filmlerdeki kötü adamlar gibi kahkahalar naralar attılar. Hatta içlerinden birisi çiğ tavuk yiyordu ‘yağları göğüs ormanlarına gübre’. Sonunda atladı geçti ağzı açık foseptik çukurunun üzerinden, pisliği hiçbir yerine bulaştırmadan ve mor kapının altındaki iki santim boşluktan süzüldü girdi içeri.
O en büyük anda
Melekler hiçbir şeye karışmadan sakin sessiz
Secde ederken Hira dağında
Gördü Allahın sahibini.
Önündeki dev gibi masanın arkasında duran
Sıska komutanın şiş göbeğini
Ve altın sarısı apoletlerini,
Harpsiz darpsız kazandığı ve bizzat ünlü dansöz Corc Maykılın taktığı
Mavi, mor, sarı ve yeşil madalyalarını.
Zaman dursa da durmadan esen soğuk rüzgar dilini dişini kitledi ve bu da yetmedi ak kar ile mühürledi. ‘Yaşaması ölmesi pek bir şey ifade etmeyen yufka yürekli kısa dönem eratın’ dilinin dişinin buzları kalorifer sıcağında çözüldüğünde fısıltılarla “canım ciğerim komutanım çok hastayım ateşim kırk. Üç-beş nizamiye nöbetimi gündüz oniki-ikiye almanızı saygı ile arz ediyorum yüce efendim.”
Aniden duvarlar sarsıldı
Komutan konuşmaya başlamadan önce yellenmişti.
Belki de bu anlamsız istek karşısında tam anlamıyla dellenmişti.
"Olmaz olmaz olamaz!
Bakmam gözün yaşına.
Eserim
Yağarım
Savururum
Haşlarım kavururum.
Vatan millet ve Sakarya.
Dumlupınar ve Yunanlar yeni baştan İzmir’e,
Kordon boyundan cup denize.
Tuttum kulağından Tirikopisi,
Vurdum kündeyi,
Taktım kazığı.
Atam dedim atam sen kalk ta ben yatam.”
Süzüldü indi pencere pervazından aşağı ardında sümükten şeritler bırakarak, karların üzerine düştü.
Ayağında kırk beş numara potinler,
Belinde US marka palaska,
Askeriyenin köpeği,
Babasının bebeği.
Parmaklarını hissetmiyordu artık. Upuzun kirpiklerini kaldırıp yemyeşil gözlerini gösteremedi sevenlerine, sevmeyenlerine, dünya âleme. Kar doldurmuştu göz çukurlarını. Son bir gayretle yere vurduğu ayaklarının pat patları rüzgarla kardeş karlar gibi savruldu gitti ve fakat ‘mezar taşında okunabilen tek satırı, Mustafaefendi olan’ büyük dedesini seksendört yıllık ölüm uykusundan uyandıramadı.
”Senin için hiç bir şey yapamam torunum.
Ben kendim için bile hiçbir şey yapamamıştım zaten.
Bak bir kurşun bile atamadan dondum cephede.
Yarı ölü yarı diri getirdiler beni Erzurum’un askeri hastanesine.
Gözümü açtığımda aksakallı ak cüppeli babacan doktor
‘Zatürre olmuşsun üç beş gün yaşarsın’ dedi.
Yüzüme karşı.
Kırkbeşgün yaşadım mevlam derman verdi de.
Yaptıklarıma gelince
İşte tam böyle bir geceydi
Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: ‘İlerle!’
Geçemedik Sarıkamış’ın boranını, tipisini, karlı dağlarını kafilelerle.
Ağustos ayında Tuna nehrini geçmeye benzemiyordu ne de olsa.
Hem bizim altımızda Arap atları, belimizde kırmani kılıçlar, önümüzde Dadaloğlu,
Ardımızda Osmanlının anlı şanlı dönemleri yoktu.
Ve yüce imparatorluğumuzda tatlı başlayan hikayeler tatsız bitiyordu
Son ikiyüz yıldır her nedense?”
Diyemedi.
Nede olsa dili dişi yıllar önce çürümüş, işe yaramayan kemikleri kalmıştı geriye.
‘Ruhu muamma’.
Her dakikası bir saatte zor geçen kırkbeş uzun dakka geçmişti nöbette. Dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetmedi bile. Uçurumdan buzlu sulara doğru düşüyordu yavaş yavaş sessiz ve sakince. “Baba bana yardım et” diye bağırdı sadece kahpe gururunu kırarak arzın merkezinden tüm kainata doğru bedeninde biriken tüm enerjileri tek nefeste harcayıp. Ölü, diri, uyuyan, uyanık tüm babalar duydu yürekten gelen korkunç ve sessiz çığlıkları.
Sabahın seher vaktından az önce,
Zamanın durduğu, insanlığın unutulduğu,
Vatanseverliğin kurşuna dizildiği biryerde,
Tamda arz’ı-rumun askeri kışlasının nizamiye çukurunda,
Cennetin kapısının aralandığı bir anda,
Zebaniler kederde
Cenaze levazımatçıları umutta iken,
Oğlum ağlıyordu.
Gözyaşları buzdan kurşunlar,
Kurşunlar yüreğimde.
Not: İşte geçen zamanın sana unutturduğu, şu gün için hiç değer vermediğin bir an ve o anı sadece senin için yazan değersiz baban.
25 Temmuz 2007
Dağcılıkta Beslenme ve Enerji
D.A.G. da verdiğim dersin notları. Bence herkesin işine yarayabilir.
KONULAR:
1.Beslenme ve Fiziksel Aktivite İlişkisi Nedir?
2.Kaç Çeşit Besin Vardır ve Vücudumuz Bunları Nasıl Değerlendirir?
Karbonhidratlar
Yağlar
Proteinler
Vitamin ve Mineraller
3.Sıvı Alımı Nasıl Olmalıdır?
4.Performans Beslenmesi Nedir?
5.Yemek Seçimi ve Menü Planlaması Nasıl Yapılmalıdır?
1.Beslenme ve Fiziksel Aktivite İlişkisi Nedir?
Dağcılık sporu en yoğun fiziksel aktiviteyi gerektiren sporlardan biridir bu nedenle beslenme dağcılık sporu için hayati önem taşıyan konulardan biridir.
Beslenme fizyolojik olmanın yanısıra psikolojik bir ihtiyaçtır. Yeterli miktarda ve nitelikte bir beslenme motivasyonu sağlamak, faaliyeti tamamlamak ve bundan zevk almak için zorunludur.
Dağcı sadece faaliyet sırasında değil tüm yaşantısı boyunca doğru bir diyetle beslenmelidir.
Bir insanın yalın metabolizma gereksinmesi 1 saatte kilogram başına ortalama 1 kilokaloridir (kcal). Yani 70 kg ağırlığındaki birinin enerji ihtiyacı 24x70x1=1680 kcal dir. Aktif dinlenme sırasında bile bu ihtiyaç iki katına çıkar.
Faaliyet sırasında ihtiyaç duyacağımız enerji miktarı ağırlığımız, yaşımız, cinsiyetimiz, faaliyetin uzunluğu, tırmanılan toplam yükselti gibi faktörler tarafından belirlenir.
2.Kaç Çeşit Besin Vardır ve Vücudumuz Bunları Nasıl Değerlendirir?
Sağlıklı bir vücut için üç tür temel yiyecekten enerji almak gereklidir. Bunlar karbonhidratlar, proteinler ve yağlardır. Tamamlayıcı olarak vitaminler ve mineraller gelir. Tüm bunların yeteli ve dengeli bir şekilde alınması şarttır.
Karbonhidratlar:
Karbonhidratlar dağcının temel besin kaynağıdır ve glikojen olarak kaslar, ciğer ve kanda depo edilirler. Kasların çalışması için birincil derecede önemlidirler.
İki gurupta incelenirler: Bileşik Karbonhidratlar (nişasta) ve Basit Karbonhidratlar (şeker). Basit karbonhidratlar olan sofra şekeri, bal ve pekmez, lokum, çikolata vs. hızla, bileşik karbonhidratlar olan ekmek, makarna, pirinç, bulgur, bisküvi, patates, fındık, kuru meyveler gibi yiyecekler ise vücut tarafından sindirildikten sonra kana karışırlar.
Kısa süreli kasılmalarda enerji kaynağı olarak görev yaparlar. Bunun nedeni enerjiye çevrilmek için yağlara oranla daha az oksijene ihtiyaç duyulmasıdır.
Vücudun glikojen rezervi sınırlıdır. Bu rezerv dolduktan sonra alınan karbonhidratlar yağa çevrilir. Faaliyet sırasında vücudun dışarıdan takviye almadan karbonhidratlardan elde edeceği enerji 1000-2000 kcal (kilokalori) civarındadır. Bu depo düz zeminde 5-6 saatlik yürüyüşle tüketilebilir. Bu sebeple karbonhidrat alımının amacı depoları tüketmeden sürekli enerji kaynağı yaratmaktır.
Egzersiz öncesinde çikolata ,şeker gibi basit karbonhidratlar tercih edilmez. Çünkü verdiği enerji kısa sürelidir. Sonrasında kendimizi halsiz hissederiz. Onun yerine yapay tatlandırıcılara oranla daha uzun süre enerji verebilen kuru meyve ve fındık-fıstık gibi yiyecekleri tercih etmeliyiz.
Gereğinden fazla tüketilen karbonhidrat kişide mide ve bağırsak bozukluklarına, kalsiyum yetersizliğine şişmanlığa ve iştahsızlığa neden olabilir. Yetersiz karbonhidrat alımı sözkonusu olduğunda ise, yağ ve protein vücutta enerji kaynağı olarak kullanılacaklarından dolayı, yapıları gereği yorgunluğa ve bulantıya neden olurlar.
Günlük enerji ihtiyacımızın %55-60’ını karbonhidrat kaynaklı yiyeceklerden sağlanması yeterlidir. Normal şartlarda bu oran 300-350 gram demektir. Yoğun antrenman gerektiren spor dallarında bu oran %65-70’e kadar çıkartılabilir.
Kaslardaki glikojen depolarının maksimuma çıkarılması için glikojen şehirde ağır kassal egzersizler ile minimuma indirilir. Karbonhidratça düşük bir diyeti takip eden birkaç günlük karbonhidrat zengin bir diyetin sonucunda 100 gram kastaki glikojen oranının 1.75 gramdan 4 grama kadar yükseldiği ve iş görme süresinin ağır bir faaliyette bile 4 saate kadar çıktığı görülmüştür. Yani kaslardaki glikojen oranı ile dayanıklılık arasında sıkı bir ilişki vardır.
Yağlar:
Yağlar içerisinde enerjiyi çok yoğun olarak barındıran besinlerdir. 1 gram yağdan 9 kalori enerji elde edilirken aynı miktar karbonhidrattan 4 kalori enerji sağlanabilir.
Ancak sindirilmesi zordur ve vücut tarafından değerlendirilmesi esnasında diğer besinlere oranla 3 kat daha fazla oksijen kullanılır. Bu yüzden özellikle oksijen miktarının az olduğu yüksek irtifada pratik değildir ve sindirim bozukluklarına neden olur.
Günlük enerji ihtiyacının en fazla %25-35 lik kısmı yağlardan karşılanmalıdır. Hazmı kolay olduğu için zeytinyağı tercih edilmelidir.
Spor esnasında vücut ilk olarak sadece karbonhidratlardan enerji sağlar. Karbonhidrat rezervinin tükenmesiyle yağlar kullanılmaya başlanır.
Antrenmanlı kaslar enerji ihtiyacını karşılamak için yağları daha fazla kullanabilirler. Bu da antrenmanlı sporcuya kasların çalışması için gerekli olan ve sadece karbonhidratta bulunan glikojen rezervini daha az kullanma imkanı tanır ve böylece egzersiz süresinin uzamasına yardımcı olur.
Faaliyet sırasında enerji elde etmek için yağların kullanılması halsizliğe ve mide bulantısına neden olur. Bu nedenle dağcılık zayıflama amacıyla yapılmamalıdır.
Proteinler :
Proteinler bedenin yapı taşlarıdır. Organları geliştirir ve yenilerler. Ergenlikte ve sporcularda gelişmeyi ve ilerlemeyi sağlarlar. Bağışıklık sistemini güçlendirir, vücudun su dengesini düzenler ve ana hormon ve enzimlerin üretilmesini sağlarlar.
1. gurup proteinler; ceviz, fındık ,balık, süt ürünleri, et, yumurta sarısı, 2. gurup proteinler;yumurta beyazı, mısır, çavdar, fasulye ve mercimektir. 1. gurup 2. gurup ile desteklenmelidir.
İhtiyacımız olan proteinin %50’si hayvansal %50’si bitkisel gıdalardan alınmalıdır. Vejetaryenler protein ihtiyaçlarını çeşitli gıdaları bir arada tüketerek karşılamak zorundadır (örneğin fasulyeyi ekmekle yemek gibi ).
Sporcularda yüksek eforlu faaliyetlerle dinlenme durumları sırasında harcanan protein miktarında fazla bir fark görülmemiştir. Yani kalori alımı uygun olduğu takdirde protein enerji kaynağı olarak çok az kullanılır (ortalama %5-10).
Fazla alınması dehidrasyona (vücudun su kaybetmesine) neden olur ve vücutta yağ olarak depolanır.
Vitamin ve Mineraller:
Vücut vitamin ve minerallere bazı hayati fonksiyonlarını sürdürebilmek için ihtiyaç duyar. Enerji verici özellikleri yoktur. Koruyucu ve düzenleyicidirler.
Vitaminler:
A Vitamini; özellikle hayvansal gıdalarda bulunur. Bağışıklık sistemini ve gözü korur, kuvvetlendirir.
B Vitamini; ekstra güç sağlar. Maydanoz, kırmızı biber, soğan, sarımsak elma, portakal gibi yiyeceklerde bulunur. (3000 metreden sonra uyku problemleri arttığından sarımsak uykuyu düzenler)
C Vitamini; öncelikle oksijen kullanımında tasarruf sağlar. Vücudu bakterilere karşı korur ve nezle, grip gibi hastalıklara karşı dayanıklılığı arttırır. Kırmızı biber, limon, portakal gibi yiyeceklerde bulunur.
D vitamini; kalsiyum sindirimi için mutlaka gereklidir. Süt ve süt ürünlerinde, deniz mahsullerinde bulunur. Derinin güneş ışığıyla temasında sonra etkin olurlar.
Mineraller:
Kalsiyum; fosfor ile beraber alınmadığında yada D vitamini eksikse vücuttan dışarı atılır. Kemik dokusunu güçlendirir. Eksikliği sinir ve halsizlik yapar, kanamalar durmaz. Deniz ürünlerinde, peynir, limon, maydanoz ve tahinde bulunur.
Potasyum; vücuttaki su dengesinin sağlanmasına yardımcı olur. Gıdaların hücre içine geçişini sağlar. Potasyum eksikliğinin en önemli belirtisi uykusuzluk ve kabızlıktır. Kabuğu yeşil olan sebzelerde bulunur.
Demir; hemoglobin, kas pigmenti ve enzim üretimi için gereklidir. Pekmez, ıspanak, ceviz ve fındıkta bulunur. Özellikle kadınlar için daha önemlidir çünkü kadınlar 1 ay içinde erkeklerin kaybettiklerinin 2 katı demir kaybederler. Bu yüzden demir kadınlarda eksikliği en çok görülen mineraldir.
Fosfor; kemik ve diş yapısını güçlendirir. Halsizlik ve kanın pıhtılaşmaması fosfor eksikliğinin işaretidir. Süt ürünlerinde, et ve kuru baklagillerde, ayrıca deniz ürünlerinde bolca bulunur.
Elektrolit; beslenme konusu ile ilgili olarak tanımlarsak madensel tuzdur. Kalsiyum, potasyum, demir ve fosfor gibi minerallerin çözünmüş haline “elektrolit” denir.
Vücudumuzda su tutabilmek için elektrolite ihtiyacımız vardır. Pişirdiğimiz yemeklere baharat ekleyerek bu problemi halledebiliriz. Gerekirse ilkyardım çantasında bile baharat bulunmalıdır.
Örneğin kar suyu saf sudur ve bir işe yaramaz. Bu yüzden eriterek içilmesi halinde insan belli bir süre susuzluk hissinden kurtulur fakat vücudun ihtiyacı olan elektrolitleri alamadığı için vücut suyu tutamayacak ve tehlikeli biçimde su kaybetmeye devam edecektir. Buna su zehirlenmesi denir. Önlemek için kar suyu sadece yemeklerde kullanılmalı yada içine tang, çay vs. katılarak ihtiyacımız olan madensel tuzlar sağlanmalıdır. Faaliyet sırasında tuzlu kraker, bisküvi vs. yemekte eksilen elektrolitleri yerine koymamızı sağlar.
3.Sıvı alımı nasıl olmalıdır?
Su; besinlerin vücuda alınması, sindirimi, zararlı maddelerin alınması ve ısı ayarı için muhakkak gereklidir.
İnsan vücudu terleme, soluma ve idrar yoluyla sıvı kaybeder. Bu su kaybı aktivite sırasında günde 4-5 litreye kadar çıkabilir. Yerine konmadığı takdirde “dehidrasyon” meydana gelir.
Dehidrasyonun başlıca belirtileri; baş ağrısı, bitkinlik, idrarın koyu renkte olmasıdır. İleri derecede dehidrasyonda ise bilinç kaybı, yürümede bozukluk ve kaslarda kramplar görülür.
Dağda ve yüksek irtifada susama hissi azalır. Bu yüzden susuz kalırız ama farketmeyiz. Susamaya başladığımızı hissettiğimizde dehidre olmaya çoktan başlamışız demektir. Kaldı ki bu susama hissi dağda normalden de geç gelir. Bu yüzden düzenli ve bilinçli sıvı alımı yapılmalıdır. %2 su kaybı %20 performans kaybına neden olur.
Dehidre olup olmadığımızı anlamak için idrar testi yapabiliriz. Eğer idrarımızın miktarı az ve rengi koyu ise bu sıvı kaybettiğimizi, hemen sıvı almamız gerektiğini gösterir. Eğer miktar çok ve rengi çok açık ise bu da vücudumuzun suyu tutmadığını gösterir. Bu durumda da tuzlu besinler almakta fayda vardır.
Çay, çorba, meyve vs. besinlerdeki sıvılar da dahil olmak üzere dağda en az 4 litre sıvı alınmalıdır. Sadece bağırsaklar bile çalışabilmek için yarım litre suya ihtiyaç duyar.
İçeceğimiz su ne çok sıcak ne de çok soğuk olmamalı. Aksi takdirde vücudumuz suyu vücut sıcaklığımıza uygun bir hale getirmeye çalışırken enerji kaybederiz.
Suyu bilerek ve planlı içmeliyiz. Su kaybı en sağlıklı olarak kısa aralıklarla bir saatte en fazla 800 cc. Sıvı alınması ile engellenebilir. Bir defada fazla su alınmamalıdır. Ancak kampta alınan su miktarı arttırılabilir. Çok su içmenin bir zararı yoktur.
4.Performans Beslenmesi Nedir?
Sportif amaçlı bir beslenme programı, günlük sıradan aktivitelerimiz sırasında kaybolan maddeleri karşılamakla beraber spor sırasında yüksek düzeyde bir performansı garanti etmelidir.
Gerekli maddelerin düzenli, sürekli ve belirli aralıklarla vücuda alınması gerekmektedir. Vücudun uzun süre besin maddelerinden yoksun bırakılmasından sonra faaliyet öncesi alınan besinlerle vücuttan performans beklemek hayalcilik olur.
Düzenli antrenman yapan bir sporcu her gün kilo başına 1,5-2 gram protein 7-10 gram karbonhidrat, 0,5-1 gram yağ almalıdır. Bunlar 4-5 saat ara ile alınmalıdır. Bunlarla beraber vitamin ve mineraller de yeterli düzeyde alınmalıdır.
Asla aç karnına veya tıkabasa dolu bir mideyle faaliyete başlanmamalıdır.
Dağcı, faaliyetten 3 gün önce karbonhidrat ağırlıklı beslenerek ve faaliyet öncesi dinlenerek glikojen depolarını doldurmalıdır.
Uzun sürecek bir aktiviteye başlamadan 1-2 saat önce 200-250 gram karbonhidrat, 20-30 gram protein içeren bir yemek iyi bir başlangıç olabilir.
Aktivite sırasında 30 dakikada bir 200-300 cc. sıvı ile su dengesi desteklenmelidir.
Faaliyet esnasında, enerji depolarının boşalmasına izin vermemek için karbonhidrat ağırlıklı beslenmeye devam etmelidir.
Yiyeceklerden doğabilecek sağlık sorunlarına karşı hazırlıklı olunmalıdır. İshal olan kişiye bağırsakları tıkayıcı özellik gösteren ilaçlardan verilmemeli, sürekli kuru şeyler yedirilmemelidir. Böyle bir durumda yüksek oranda su alınmalıdır. Kabızlığa karşı ise lifli sebze ve meyveler yenmeli ve yine bol su alınmalıdır. Kabızlık sebebiyle 3 gün boyunca tuvalete çıkmamış birinin zehirlenme olasılığı oldukça yüksektir.
5.Yemek Seçimi ve Menü Planlaması Nasıl Yapılmalıdır?
Bir dağcılık etkinliğinde yiyecek seçiminin kesin kuralları yoktur. Biraz sonra bir tanesini vereceğimiz hazır yemek reçetelerinden yararlanarak dağa gitmeyin. Her dağcı dengeli ve yeterli beslenme kurallarına uymak koşuluyla kendi çantasını deneyimiyle kendi hazırlamalıdır. Birkaç kez yanılmayı göze alın.
Yiyeceklerinizi başkalarıyla paylaşıyorsanız bu gurubun mümkün olan en az sayıda kişiden oluşmasına özen gösterin (iki yada en fazla üç). Gurubunuz mümkünse değişmez olsun. Unutmamalıdır ki yemek alışkanlıklarının birbirine uyması çok zordur ama uzun süre aynı yemek gurubunu oluşturan ekiplerin birbirine uyumu daha kolaydır.
Bazı zorlu etkinliklerde öğünlerin zamanı ve bileşenleri zorunlu olarak değişebilir. Ancak vücudun en doğru sinyalleri vereceği unutulmamalıdır. Acıktığınızı hissettiğinizde besin ihtiyacınız var demektir.
Normalin üstünde bir çanta ağırlığına yol açan yiyecekler yanlış seçilmiş demektir. Ambalajlamada teneke, cam ve tahtayı kesinlikle kullanmayınız.
Dayanıklılığı (tercihen doğal yollarla) arttırılmış besinleri yada bulgur, pirinç gibi klasik olanları tercih edin. Vakumlu naylon, naylon film yada alüminyum folyoyla büyük parçalar halinde ambalajlayın. Baharatların muhafazası için boş film kutuları kullanılabilir.
Pişirilmesi gereken besinleri mümkün olduğunca yarı pişmiş veya az yakıtla pişirilebilen cinslerden seçiniz.
Yemekten hoşlanmadığınız şeyleri kendinizi mecbur hissedip götürmeye kalkmayın. Aynı malzemelerle 3-4 çeşit yemek yapılabilir ancak büyük eforlar sırasında yaratıcılığa fazla istek ve zaman olamayacağını da unutmayın.
Bütçenizi fazla zorlamayın. Ucuz ama besleyici olanları tercih edin. Mümkün olduğunca doğal besinlere yönelin.
Faaliyet alanındaki köy yada kasabalarda bulabileceğiniz yiyecekleri şehirden almayın.
Hazır içecek götürmeyin. Toz içecekler elektrolit ihtiyacınızı karşılamaya yardımcı olabilirler.
Ekipte diyabetik (yada özel diyet gerektiren hastalıklar) veya vejetaryen olan üyeler olabilir. Bu durumda onların gereksinimlerine uygun seçimler yapmak gerekir.
Ayrıca acil durumlar için yanımızda fazladan gıda bulundurmakta fayda vardır. Yanımızda bulunduracağımız yedek gıda gideceğimiz yörenin şartlarına göre belirlenmelidir.
Son olarak şunu unutmayın: “dağda ocağı sönenin ocağı söner”. Ocak, yakıt ve ateşinizi mutlaka kontrol edin.
Ana Doyurucular: makarna, bulgur, pirinç, şehriye pilavı, kuskus, hazır mantı vs.
Ana Protein Kaynakları: kavurma, sucuk, sosis, salam, pastırma, soya eti, hazır köfte, süzme yoğurt, ton balığı vs.
Ara Sıcaklar: Patates Püresi (toz paket), hazır çorba vs.
Konserveler: ton balığı (poşette), yaprak sarma, patlıcan, mısır (susuz) garnitür (poşette) vs.
Ekmekler: buğday ekmeği, mısır ekmeği, soyalı ekmek (proteinli), pita (soğukta dayanır), lavaş, sandviç ekmeği, yufka vs.
Kahvaltılıklar: yumurta (taşıma kabında veya kabuksuz yada tüpte), yeşil zeytin (çekirdeksiz), zeytin ezmesi (tüpte), fıstık ezmesi, fındık ezmesi, bal, şokella, reçel, tahin, pekmez, mısır gevreği, müsli, peynir (kaşar,dil,karper,beyaz,lor) vs.
Tatlandırıcılar: salça, domates püresi, küp domates (poşette), mantar, limon, etsuyu tableti, sarımsak (veya tozu), soğan (veya tozu), tuz, karışık baharatlar, katı veya sıvı yağ vs.
Atıştırmalıklar: tuzlu fıstık, ceviz, fındık, kuru incir, kuru üzüm, kuru kayısı, pestil, cevizli sucuk, çikolata, gofret ve barlar, bisküvi-kraker (diyet olmayanlar) vs.
Tatlı türleri: tahin helvası, puding, kemalpaşa, tel kadayıf, un helvası vs.
İçecekler: hazır kahve, çay (sallama yada demlik), meyve çayı, kakao tozu, tang, yoğun meyve şurupları, süttozu vs.
21 Haziran 2007
Tanıdık
Komşumuzun kızı Zümrüt. Yeşil gözlerine bakıyorum, içimden birşeyler akıyor. Bana neler oluyor bilmiyorum. Büyüklerin aşk dedikleri şey herhalde bu. O da aynı şeyleri hissediyor mu acaba? Öyle olmasını istiyorum vişneli dondurma istediğimden daha fazla. Sıcakta kapının eşiğine oturup konuşuyoruz bütün şehir öğlen uykusundayken. Omuzlarını açıkta bırakan mavi çiçekli elbisesinin eteklerini bacaklarının arasına sıkıştırıp oturmasına, saçlarını kulaklarının arkasına atıp bana doğru bakmasına, ellerini kucağında birleştirip gülmesine, ayakkabısının şeridinin çıplak ayağında bıraktığı ize bakıyorum. Kolu koluma değiyor uzun alevden saçlarıyla beraber. Konuşmak vakit kazandırıyor ona daha çok bakabilmek için, uzatıyorum konuyu. Yapacak başka şeyler de olmalı biliyorum midemdeki boşluktan ama bir yandan da korkutuyor beni ona yapabileceklerim. Bunun sevgiyle ilgili birşeyler olduğunu seziyorum bana gülünce. Dilinin peltekliği gülmesinden de belli. Bazen annem öğlen dışarı çıkmama izin vermiyor, yatırıyor beni ama uyuyamıyorum onu düşünmekten. Sessizce kalkıp cumbadan dışarı bakıyorum. Yok. Bahçeye çıkıyorum mandalina ağacı bana unuttursun diye herşeyi. Ağacın insan derisi gibi hassas kabuğuna dokunuyorum, üstüne çıkıyorum, daha olmamış meyvelerini yiyorum yüzümü gözümü buruşturarak. Gözlerimi kapatıp hem kendi varlığımı hem de mandalinanın acımsı tadını hissetmeye çalışıyorum sanki bu günleri ömrüm boyunca yaşayacağım her anda arayacağımı bilir gibi. Çekirdeklerinden birini dün küçük bir kahve kabına ektim. Sabırsızlanıyorum ağaçla ortak eserimizi görmek için. Gidip gelip bakıyorum, sonra dayanamayıp yanımda gezdirmeye başlıyorum ufacık toprak dolu teneke kabı bahçede oradan oraya. Babam meyve verebilmesi için büyüyünce aşılamak gerektiğini söyledi ama istemiyorum onun canının yanmasını, dallarına iğnelerin saplanmasını. Sonra vazgeçiyorum her istediğim yere götürebileceğim ağacımın meyvesiz kalmasından. Soyarken o meyvelerin kabuğundan etrafa saçılan harika kokulu serinliğin sonradan kabuk bağlacak yaralarımı tekrar yakması pahasına da olsa vazgeçiyorum. Ağacımın annesinin üstünden okulumun çatısı ve bahçenin bir kısmı görünüyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılmış sağlam taş binalardan biri. Bahçede oynayan çocukların sesleri geliyor yaz tatili olmasına rağmen. Salıncağın gıcırtısı yüzümdeki yarayı sızlatıyor, elimi ister istemez dikişlerin üzerinden geçiriyorum, parmaklarımın ucunda sert bir tedirginlik. Buradaki sağlık ocağında cesaret edip dikemediler, İzmir’e götürdü babam. Hastanedeki doktor açık yaranın bittiği yerde başlayıp dudağıma kadar inen daha eski bir ize bakıp yüzüme şaşkınlıkla hayranlık arası bir bakış atmıştı. Ben de yaramazlığı takdir gören her çocuk gibi hafiften gururlanmış, sırf bu yüzden de adamın yarayı uyuşturmadan dikmesine gıkımı çıkaramamıştım. Ne yapalım hayat böyle, birinin bittiği yerden diğeri başlar. Ama kimisi kapanır gider, kimisini başkalarının sağaltıcı ellerine teslim edersin, kimisi de hep açık kalır. Tabi bunları yıllar sonra düşünecektim, şimdilik tek derdim ağacımdı. Bir de Zümrüt. Bir de futbol topu. Bisikletim de olsa. Birden bahçe kapısı aralanıyor, Ali’nin koca kafası görünüyor. Babam Ali’yi yularından tutup ahırın kapısına kadar götürüyor. Beni görünce küçük bir baş hareketiyle arabayı çözmek için yardım etmemi istiyor ama tek elimde yavru ağacım varken yardım edebilecek durumda değildim. Öylece salak gibi dikilirken babam elimdeki teneke kutuyu görünce gülüyor: “Bir de kuluçkaya yat bari. Hadi git annene söyle sofrayı hazırlasın”.
Gece çok yağmur yağdı, gökgürültülerine eşlik eden camların zıngırdamasıyla birlikte. Sabah baktım salonun çatısı akmış, kırmızı sivas halısının üstü hoş bir ıslaklıkla parlıyor. Halının üstünde yuvarlanıyorum bir süre. Yaz sabahı serinliğiyle beraber ıslak halının garip kokusu da üstüme siniyor. Annemin çok kızacağını biliyorum ama aldırmıyorum, pazar sabahı olduğu için babam evde. Bu yüzden annem fazla bişey yapamaz nasıl olsa. Ağacım aklıma geliyor, koşup bakıyorum. Yeşil iki yaprak fırlamış topraktan. Sevinçten ne yapacağımı şaşırıyorum, başardım. O sırada babam da bahçeye çıkıyor evin arka kapısından. Tenekeye bakıyor ve kocaman parmaklarını uzatıp yaprakları çekip söküyor “pıt”. Yaprakların ucunda Ali’nin arpalarından biri sallanıyor. O da tenekeye düşmüş ve akşamki yağmurla filizlenmiş. Mandalina çekirdeğim duruyor bütün inadıyla hiçbirşey olmamış gibi. Arpanın aceleciliğine hem şaşırıyor hem kıskanıyorum. Babam nasıl anladı acaba bu davetsiz misafiri? Canım sıkılıyor şimdi. Belki Zümrüt’ü görürüm umuduyla sokağa çıkıyorum ama daha çok erken. Annesi anca öğlene doğru dışarı bırakır onu, ev işleri bittikten sonra. Evin önündeki asfaltın evle birleştiği yerden yabani otlarla birlikte fırlamış birkaç karınca yuvasıyla oyalanıyorum. Adamın biri yarım saattir okul tarafındaki karşı kaldırımdan bizim eve ve bana bakıyor. İhtiyar biri, zayıf ve sakalsız, iyi giyimli. Başındaki kasketin gölgesi bakışlarını tam olarak görmemi engelliyor. Yanına gidiyorum bir süre beni süzüyor kim olduğumu anlamak ister gibi. Bana eliyle evimizi gösteriyor. “Benim ev…Kemal…Kovdu bizi…”. Garip bir aksanı var, ne demek istediğini de anlayamıyorum. Kemal kim? Onları neden kovdu? Rahatsız oluyorum biraz adamın tavrından. Ev onun olamaz, evsahibi çarşıda yoğurtçu dükkanı olan Sadık Amca çünkü. Hergün yolluyor annem yoğurt almak için ona beni. Hoşuma gidiyor benim de bu yoğurtlu yolculuklar, çarşıdaki kırtasiye dükkanına uğrayıp renkli kalemlere, garip kokulu, kendinden etiketli defterlere, maceradan maceraya koşan kahramanların resimlerinin olduğu Jules Verne kitaplarına bakabildiğim, hatta bazen de satın alabildiğim için. Hatta bayram harçlıklarımla aldığım dünya atlasını bütün dünyanın siyasi sınırları değişmiş olmasına rağmen bu satırları yazacağım güne kadar bizzat kendim güncelleyerek kullanacağımı hayal ediyorum: Dünyanın en karlı yatırımı. Sonra babam çıkıp geliyor evden: “Hayrola amca?”. Adam bana söylediklerini babama da tekrarlıyor sonra da birdenbire aklına gelmiş gibi “Asma duruyor mu?” diye soruyor. Bahçede asma yok. Adam annemin yaptığı kahveyi içip bahçenin şimdiki haline ağlamaklı gözlerle bakarken biryandan da ellerini kollarını sallayarak kendi macerasını anlatıyor bize. Anlattıkça konuşması düzeliyor, sanki konuşmayı tekrar hatırlıyor gibi. Evinin çok harap olduğunu, kendi odasının artık kullanılmadığını görünce eliyle “boşver” yada “hey gidi eski günler” gibi bir hareket yapıyor. Konuşması garip olsada beden dili oldukça tanıdık: Gülerken kaş altından bakışı, ağlarken gözlerini baş ve işaret parmaklarıyla silişi, konuşurken karşısındakinin omuzuna, bacağına dokunması, önemli bir şey söyleyeceği zaman arkasına yaslanıp kollarını kavuşturması, kahveyi höpürdeterek içmesi, ağaçları sanki insanmışlar gibi okşayarak sevmesi. Gitme vakti yaklaştıkça huzursuzlanıyor. Kesin kuralları olmayan ama herkesin ne zaman olduğunu bildiği bir an. Geciktirmeye gelmez, bütün samimiyeti bir anda yokeder. Annem yemeğe kalmasını istiyor ama gitmesi gerek. Hiç bizim olmayan şeylerden vazgeçmek, sahip olduklarımızı geride bırakmaktan daha çok acı veriyor olabilir. Terketmesi gerek 60 yıl önce yaptığı gibi, artık olmayan evini, ailesini, asma ağacını ve yeşil gözlü sevgilisini. Bize kızgın mı yoksa sadece buruk bir kaybetmişlik duygusuyla mı gidiyor? Bunu yıllar sonra anlayabilecek miyim? Ona bakarak kendi gidişlerimin altyapısını hazırlıyorum ama önce yapmam gereken şeyler var, kahve kutusuna son bir gözatış. Ağacın altına oturuyorum, herkes gitti biryerlere yine tek başımayım. Okulun bahçesindeki çocukların uzaktan gelen çığlıkları, kumruların guruldaması, ağustos böceklerinin cırcırı, arasıra Ali’nin kuyruğundan gelen ıslık sesi sıcakta boğuk bir hal alıp uykumu getiriyor. Beklemem gerek diyorum kendi kendime, beklemeliyim neyi beklediğimi tam bilemeden. Bu bilemediğim şeylerin heyecanını duyuyorum damarlarımda. Zümrüt giriyor bahçe kapısından geliyor yanıma oturuyor. Daha önce hiç bizim eve gelmemişti. Aynı anda aynı şeyleri düşünüyormuş gibi birbirimize bakamıyoruz. Sevdiğin biriyle yanyana durup hiçbirşey yapmamanın, hiçbirşey konuşmamanın, birşeylere mecbur olmamanın, sadece birşekilde varlığını hissetmenin hazzını yaşıyorum belki de ilk defa. Kafamın içinde bir müzik dönüyor, bahçe duvarını geçip tepeleri aşarak denize savrulurken sessizliğe doğru evriliyor. Müzik kesilir kesilmez birden Zümrüt'ün elinden tutup onu mutfak kapısından eve sokuyorum, annem taze fasulye yapmış. Çok severim.

